Sunday, December 05, 2010

Ozgur Gurbuz: Nükleerin çalışanı da çalışmayanı da başa bela

Ozgur Gurbuz: Nükleerin çalışanı da çalışmayanı da başa bela: "Özgür Gürbüz-Yeşil Ekonomi / 28 Kasım 2010 Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Zion Nükleer Santrali, kapatılmasının ardından 12 yıl geçmesin..."

Monday, November 29, 2010

Genç Mültecilerle Dayanışma Partisi/ Solidarity Party for Young Refugees

ujrt_rozet_ONIZLEME-1.JPG

Mültecilerle Dayanışma Partisi


Türkiye'deki Genç Mülteciler Birliği, yardıma ihtiyacı olan Türkiye’de ki mülteciler için dayanışma partisi organize ediyor.


Mültecilerle Dayanışma Partisi
Yer: Yeşil Ev, İstiklal Cad. Balo Sok. No:21/1 
Tarih: 3 Aralık 2010 Cuma 
Saat: 20:30
Giriş 5 tl 

Bu etkinlik kar amacı gütmemektedir. Giriş ücretinden kazanılan para doğrudan mültecilere yönlendirilecektir.
************************************************************



Solidarity Party for Young Refugees in Turkey
 
Union of Young Refugees in Turkey is organizing a solidarity party for Young Refugees in Turkey. You are all wellcome to the party to support young friends.


Solidarity Party for Young Refugees in Turkey
Place: Yeşil Ev, İstiklal Cad. Balo Sok. No:21/1
Date: 3rd December 2010 Friday
Time: 20:30
Entrance fee: 5 tl

This is a nonprofit fundraising activity and entrance fee will be collected for young refugees in Turkey.
 

Friday, October 22, 2010

Friday, October 15, 2010

Vize rüşvetine HAYIR!

Türkiye’nin gündeminde henüz kamuoyunda pek dillendirilmeyen mühim bir konu var: “Geri Kabul Anlaşması”. AB ile Türkiye arasında imzalanmak istenen bu anlaşma, kimi TC vatandaşlarına AB çapında vize muafiyeti sağlanması karşılığında, Avrupa’ya Türkiye üzerinden girdiği tespit edilen kağıtsız göçmenlerin Türkiye'ye geri gönderilmesini öngörüyor.
Biz Göçmen Dayanışma Ağı (GDA) olarak tüm insanların koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahip olduğunu, kimsenin bu hak ve özgürlükleri kullanmaktan alıkonulamayacağını savunuyoruz.
Bu nedenlerle söz konusu anlaşmayı reddederek, buna karşı açılmış imza kampanyasına destek vermenizi istiyor ve sizi bu ikiyüzlü politikayı ifşa etmeye davet ediyoruz.

Imza metnini okumak ve imzalamak için tıklayın

Thursday, October 14, 2010

berlin berlin

wow! what a fantastic city... my brief visit to Berlin resulted in this general comment, identical to my earlier and even shorter visit two years ago. The ground I covered is very small, as the Berlin Conference on Social dimensions of environmental change and governance took most of our time. Among other things, we discussed how it is impossible to save Rio+/-20 Summit from absolute failure. It was a symbolic reflection of the general frustration about the state of the world, which made the conference fertile soil to deconstruct the concept of sustainable development, which was my presentation was about.

So other than the Turkey-Germany game taking place then and there, other than the curry sausage (yumm) and several types of game meat and "pils", here is the only museum I visited in Berlin (it was too good weather, too great a city not to want to be in the streets!): Alte Nationalgalerie, a shrine of romanticism (and realism).

Although, I should be honest: Berlin whispered to me that I will have to take at least a month to go through the basics of its art and culture archive, leave aside what's happenning then and there! Ah, it keeps calling me back. :)
Only some cities can do that, you know... The whole point of those list of cities one comes across under brandnames ("New York, London, Paris, Istanbul...") is that some cities are just great with no simple explanation. You can't just go there and see some and feel that you've been there, they always make you feel there is more. For me those cities are (other than the aforementioned four) Rome, Berlin, perhaps Barcelona and Kyoto. Not Athens, or Stockholm, or Oslo, or Boston. Can't figure what gives these cities that dynamism and spirit (soul?)... ideas are welcome.

Friday, October 01, 2010

2 milyon ağaç için 2 Ekim'de saat 20.00′da


 

2 Ekim'de Istanbullular bu noktalarda bulusacak ve Ucuncu Kopru yerine ormanlarini sectigini "temsilcilerine"  hatirlatacak: 

Buluşma noktaları için tıklayın

Büyük bekleyiş için 20'den fazla noktada buluşuyoruz. Size en yakın noktayı öğrenmek için tıklayın.

Tuesday, September 28, 2010

"Küresel ısınmayı durdurmak için 10/10/10'da iş başına, eylemceye"

Ömer Madra'dan...

Sevgili Dostlar,

Çok ağır bir yıl geçirmekteyiz. Dünya fırın gibi oldu. Gezegenin tarihindeki en sıcak 10 yılı, en sıcak 12 ayı ve en sıcak 6 ayı geride bıraktık. Yıl sonu geldiğinde, muhtemelen gelmiş geçmiş en sıcak yılı geride bırakmış olacağız. Dört bir yanda tüm sıcaklık rekorları kırıldı: Mesela Pakistan’da gölgede 53 derecenin üstünü gördük. Eh, evdeki fırının düğmesini de 53 dereceye getirebiliriz pekâlâ, yemekleri ısıtmak için. Rusya bin yılın en yüksek hararetiyle kavruldu, 15 bin insan sıcaktan öldü, yangınlar çevrede nükleer tehdit yarattı, Sibirya tundralarında 1 milyon kilometrekare (Türkiye’nin birbuçuk katına yakın) donmuş toprağın çözülmesi rekor hıza ulaştı, ülkede tahıl hasatının üçte biri yandı gitti. Rusya’daki sıcak hava dalgası, insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olduğu bilim dünyasında tartışmasız kabul edilen ilk felaket oldu…

Pakistan’da meydana gelenler ise Kitab-ı Mukaddes’ten alınmış sayfalar gibiydi: Ülkede bir Nuh Tufanı oluştuğunu söylesek abartmış olmayız: Yer-gök suya kesti, gökyüzünün tüm suları Muson olup bu yoksul insanların başına yağdı; ülkede devasa içdenizler peyda oldu, İndus nehri normal hacminin 40 katına çıkarak taştı, bentlerini çiğneyip aştı. Ülkenin beşte biri sulara gömüldü, 20 milyon insan evsiz barksız kaldı, tufandan etkilenenlerin sayısı 40 milyona (Türkiye nüfusunun yarısından fazlasına) ulaştı! İşin fenası, bu çağrının sizlere ulaştığı sırada felaketin ucu bucağı görünmüyordu. Görünmediği gibi, belki daha da kötüsü yoldaydı: 72 bin çocuğun açlıktan ölmesi an meselesiydi!

Öte yandan, Kuzey Kutup bölgesinde deniz buzları görülmemiş bir hızla eriyor, devasa buzdağları kopuyor, okyanusların ısınmasıyla, mikroskobik canlı nüfusun çökmesiyle, denizlerde beslenme zinciri hızla kopuşa doğru gidiyor, Latin Amerika’da, Rize’de rekor yağışlar dağ yamaçlarını yerle bir etti, aşağıdaki evler ve insanları çamur deryasında silip süpürdü. Afrika’nın yoksul ülkesi Nijer’de ise hem sel, hem kuraklık vardı: Katmerli felaket, nüfusun yüzde 80’ini ve 400 bin çocuğu açlık ve kıtlığa mahkûm etti! Gerisi de öyle gitti zaten: Doğu Avrupa’da, Keşmir’de, Hindistan’da, Çin’de, Kuzey Kore’de, Vietnam’da taşkınlar, heyelanlar, seller sular ve yangınlarla hayatları cehenneme dönen milyonlar vardı.

Kısacası, herşey eski bir bilim kurgu filminden çıkmış gibiydi: 7 milyar insan, haşin ve tekinsiz, bilinmedik bir gezegenin üstünde kala kalmıştık ansızın. Küresel ısınma tehdidi yoktu artık. Küresel ısınmanın kendisi gelmişti! Bütün bunlar “olabilir” değildi, olmuştu. Gezegen, devrilme noktalarına çok yakındı. İklimin kontroldan tamamen çıkması birkaç yılın meselesiydi artık.

Ve biz, hararetin tam ortasındaydık. Sıcak başımıza vurmuştu. Önce dehşetli öfkelenmenin ve hemen ardından da sakince harekete geçmenin tam zamanıydı. Temiz havaya ve içecek suya yeniden bizi kavuşturacak, canlılar âlemini koruyarak nesiller arası eşitlik ve hakkaniyeti sağlayacak bir hareketi yaratmanın tam zamanı! Günümüzde liderlerin, siyasetçilerin ve hükümetlerin uyguladığı enerji politikaları hem yoksul ve güçsüz kitleler, hem de gelecek kuşaklar açısından korkunç adaletsizliklere yol açıyor. Politikacıları harekete geçirmek için yıllardır dünyanın dört bir yanında çağrılarda bulunduk, yüzbinlerce dilekçe yolladık, milyonlarca e-mail attık, protesto ve gösterilerde bulunduk. Ama onlar yeterince hızlı bir biçimde harekete geçemediler. Hatta, esas yaptıkları “yeşil badana”dan ibaret kaldı. Yani, en yeşilcinin kendileri olduğunu söylediler, ama fosil yakıt şirketlerinin özel çıkarlarına hizmet eden politikalardan başkasını görmedik onlardan...

Ama artık Yeter! Basta! Tamam!
Bu riyakârlıklara yeter deyip Küresel Isınma ve İklim Krizi konusunda ciddi olduğumuzu göstermek için elimizde her türlü yeterli aracın bulunduğunu göstermenin zamanı geldi.

Gezegenin iklimini istikrara kavuşturmak, küresel adalete ilişkin, ahlâki bir mesele. Bir mânevi sorumluluk. Kendimizi hangi siyasî, ideolojik, dinî, etnik, kültürel gruba, partiye, topluluğa ait hissediyor olursak olalım, farketmez – zerrece farketmez. Gençler, gençleri ve dünyadaki diğer canlı türlerini destekleyen yaşlılar, bu harika gezegeni koruyacak etkili bir politika belirlenmesi için önce birleşmek, sonra da vargücümüzle bastırmak zorundayız. Artık şurası açıkça görülüyor ki, dönüşüm ve hareket, ancak kamuoyunu oluşturan bizlerin birleşmesi ve bastırması ile mümkün. Yani iklim krizine “zorunlu müdahil” olmamızla.

10/10/10 tarihini takvimlerimize kaydediyoruz. 10 Ekim 2010 Pazar günü yaşadığımız her yerde EYLEMCE var! Yani, 350.org öncülüğünde hem dünya çapında bir sürü eylem yapıyoruz o gün, hem de alabildiğine eğlenmeyi planlıyoruz aynı zamanda. Bando mızıkasıyla filan! Ayrıca, bu küresel partide kendimizi hiç de yalnız hissetmeyeceğimiz kesin! Şu çağrı mesajının yazıldığı sırada dünyanın 130 küsur ülkesinden 1400’den fazla “eylemce” yapılacağı kayıtlara geçmiş durumda.

Yaratıcı çözümler peşindeyiz: Yerel, yavaş, yatay. Yerel: yani küçük, ama evrensel ve dayanıklı direniş odakları; Yavaş, yani usulca ama hemen ve hızla yürütülen eylemler; Yatay, yani asla bir merkezden değil, web’i de kullanarak fotoğraflarla, fıkra ve hikâyelerle, videolarla, müziklerle, kol kola, omuz omuza, diz dize bir örgütlenme biçimi...

Evet, çok ağır bir yıl geçiriyoruz. Ama 10 Ekim Pazar günü birlikte çalışırsak, birlikte eylem yapar, birlikte eğlenirsek, o günü yılın en iyi günü haline getireceğimiz kesin. Hele, bir de bütün bunları doğru dürüst yapabilirsek, o zaman deli gibi ihtiyaç duyduğumuz siyasi çözümlere doğru da dev bir adım atmış olacağımızın garantisi var. Daha iyi, daha zengin, daha demokratik bir sivil topluma ve daha iyi bir yaşama doğru atılmış büyük bir adım!

Öyleyse, 10/10/10’da buluşmak üzere,

Sevgiler, saygılar, selamlar,


Bilgi için: www.350hemensimdi.org
İletişim: kureseleylemgrubu@gmail.com


NEDEN “350”  VE NE ISTIYORUZ?

Bilim insanları ve iklim uzmanları, artık atmosferdeki karbondioksit miktarının güvenli üst sınırının milyonda 350 parçacık olması gerektiğini söylüyor.

Atmosferdeki mevcut karbondioksit miktarı ise milyonda 392 parçacık ve her yıl yaklaşık 2 ppm artıyor. Bu oran güvenli sınırın çok üzerinde!!! Hatta bilim insanları, 392 ppm’in gezegen tarihinin en yüksek değeri olduğunu söylüyorlar. Şu an uçurumun kenarında bulunuyoruz, atmosferdeki karbondioksit miktarı hızlı bir şekilde milyonda 350 parçacığa inmezse bu yıl içinde iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler, önümüzdeki yıllarda daha da artarak devam edecekler.

2007 yılında Hükümetlerarası İklim Paneli’ni oluşturan bilim insanları, iklim değişikliği konusunda harekete geçilmezse yaşanılacak senaryoları raporlarında sıraladılar. Bu raporlarda 2020 yılında öngördükleri buzul erimelerini, şimdilerde yaşıyoruz. Okyanusta bir çok ada önümüzdeki bir kaç yıl içinde sular altında kalacak ve o insanların bin yıllardır var oldukları topraklar artık ‘yok olacak’. Yani, biz ne kadar görmezden gelmeye çalışsak da gezegen çanlarını bugün bizler için çalıyor!

Bu yüzden 350 için şimdi harekete geçmezsek, yarın çok geç olabileceğini görüyoruz. Bu yüzden 10 EKIM 2010 yani 10/10/10 günü dünyanın geri kalan 130 ülkesindeki milyonlarca insanla birlikte gezegeni kurtarmak için ‘İş Başına’ geçiyoruz!!


NE YAPIYORUZ?

 

  • 10 Ekim 2010 tarihinde dünyanın binlerce yerinde aynı anda yapılacak bir “eylemce”nin bir parçası olmaya çalışıyoruz.
  • Amacımız, iklim değişikliğini durdurmak için yapılacak çok şey olduğunu göstermek.  Bu nedenle sloganımız “Küresel Isınmayı Durdurmak İçin ‘İş Başına’ Partisi”.
  • Bu eylem belli bir merkezi olmadan, bir ağ şeklinde örgütleniyor. Herkes bulunduğu yerde, kendi grubu ve çevresiyle iklim değişikliğinin çözümüne ilişkin yaratıcı eylemler örgütleyecek. Bu eylemi öneren ve yaygınlaştıran 350.org, atmosferdeki CO2 düzeyini bilimsel olarak güvenli düzey olan milyonda 350 parçacıkta sınırlamayı öneren bir hareket.
  • Biz de 350.org ile işbirliği halinde www.350hemensimdi.org sitesi üzerinden Türkiye’deki 10/10/10 eylemcelerini yaygınlaştırmaya ve birbiriyle iletişim içinde tutmaya çalışıyoruz.
  • Bu yaratıcı ve eğlenceli eylemleri 10 Ekim’e kadar üretmeye başlayacağız ve 10 Ekim’de Taksim’de bir araya gelip birlikte eylemimizi yaparken bu çalışmaları da paylaşacağız.
  • 10 Ekim 2010 günü de Taksim’de aslında iklim adaleti isteyen insanların hiç de az olmadığını ve iklim değişikliğine çözüm olabilecek yüzlerce politikanın mümkün olduğunu gösterecek bir büyük müzikli, organik yemekli, bisikletli, danslı ama hepsinden önemlisi ‘iklim değişikliği konusunda harekete geçmeye kararlı’ bir EYLEMCE yapacağız.
  • Saat 15.00’de Galatasaray’dan başlayıp Taksim’e kadar müzikli, eğlenceli bir yürüyüş yapacağız. Ardından Taksim Gezi parkında saat 16.00 ’de şenliğimiz, sergilerimiz, konuşmalarımız olacak.
  • Ama 10 Ekim’deki tek eylemce Taksim’de olmayacak. Siz de yaşadığınız kentte yapacağınız 10/10/10 eylemini bize haber verebilirsiniz. Böylece yapılan eylemlerin bütün dünyaya ulaşmasını sağlayabiliriz.
  • Yapılacak eylemler iklim değişikliğini durdurmak için hem yurttaşların, hem de hükümetlerin yapması gereken şeylere dair olabilir. Ulaşım, enerji, tarım, ekonomi politikalarında neler yapılmalı? Toplum nasıl örgütlenmeli? Nasıl yaşamalıyız? Amacımız sadece küresel ısınmayı durdurma çağrısı yapmak değil, aynı zamanda olumlu örnekleri sergilemek ve yaratıcı önerilerde bulunmak. Dünyanın çeşitli yerlerinden örnekleri www.350.org ve www.350hemensimdi.org sitelerinden görebilirsiniz.
  • 10 Ekim’e kadar çalışmalarınızı, fikir ve önerilerinizi, eylem ve etkinliklerinizin fotoğraflarını bize ulaştırırsanız www.350hemensimdi.org sitesinde yayınlayabiliriz.
  • 10 Ekim’e kadar organizasyona doğrudan katılmak için de lütfen kureseleylemgrubu@gmail.com adresinden bizimle iletişime geçin.

penguen kapak

Thursday, September 16, 2010

today,...

A new kind of political action

Roni Marguiles soyle yazmis Referandum sonrasinda:

Taraf, 15.09.2010
"Hürriyet yazarlarını şaşırtan referandum sonuçlarının üç önemli anlamı var.

Birincisi, Kemalist devletin müstahkem mevkilerinden biri olan Yüksek Yargı’da bir gedik açıldı. Devleti mevcut şekliyle koruyanların morali biraz daha bozuldu. Seçilmemişlerin değil, seçilmişlerin yönettiği bir ülkede yaşamak isteyenlerin morali yükseldi.

“Ama AK Parti samimî değil, hiçbir şeyi değiştirmeye niyeti yok” diyenlere verilecek cevap basit. Toplumlar hükümet kararlarıyla, yasa hükümleriyle değişmez. Tabandan gelen basınçla, geniş kitlelerin değişim talebinin karşı konulamaz hale gelmesiyle değişir.

Kim kendine solcu diyorsa, bundan sonra değişimin devam etmesi için mücadele etmek, tabanda örgütlenmek, halkın taleplerine tercüman olmak bize kalmış. Niye AK Parti’den bekliyorsunuz ki bunu? Bize ne AK Parti’den?"

yazinin devami burda

Friday, September 10, 2010

Saturday, September 04, 2010

Belgium and the Netherlands in political limbo after coalition talks fail

With coalition talks deadlocked in Belgium and the Netherlands, both European countries have been plunged into political crisis. 

European News | Expatica The Netherlands (Nigel Tandy (dpa/AP))

Nearly three months after inconclusive elections in the Netherlands, the Dutch Liberal Party and the Christian Democratic Alliance have failed to form a coalition government with the support of the far-right Party of Freedom (PVV) led by anti-Islamist politician Geert Wilders.
Wilders told a news conference in The Hague that his party had lost confidence in the CDA's ability to form a stable government.
"The trust of the Freedom Party in the Christian Democrats has recently declined to a low point," Wilders said in a statement broadcast on national television. "We didn't cause this mess. We are a stable party."
The country has been in political stalemate since the June 9 parliamentary elections in which the ruling CDA lost half its seats, to 21, while the PVV emerged with 24 seats. Political observers see support for Wilders increasing further should fresh elections be called.
The CDA is seeking to form a minority government together with the conservative liberal People's Party for Freedom and Democracy (VVD), which emerged as the strongest party with 31 seats.
But such a minority government would require the tacit support of Wilders' PVV and its 24 seats to control 76 seats, in the 150-seat parliament.
The fallout was sparked by comments made by former Prime Minister Ruud Lubbers, tasked with brokering an agreement, who said he was against any cooperation with Wilder's Party of Freedom because of concerns over freedom of religion.
Belgium in political turmoil
Belgium was also thrown into political turmoil as seven-party talks on forming a government collapsed on Friday, September 3. The talks had centered on demands for power, influence and funding between the Dutch-speaking Flanders region and the poorer French-speaking province of Wallonia.
Elections on June 13 saw two diametrically opposed political parties winning the strongest mandates. Politicians have been trying since to get the two sides to agree on a government program - to no avail.
On Friday, the man leading the negotiations, French-speaking Socialist Elio di Rupo, asked King Albert II to be relieved of his mission, according to a statement from the palace.
But the king was "withholding his decision" on whether to accept the move pending "consultations" with political leaders, the palace added.
Political demands
The strongest party in Flanders, the N-VA, wants Belgium's status as a federal state to be replaced with a loose confederation, a move which would give more power and money to Flanders.
Di Rupo offered the N-VA a transfer of competences from federal to regional governments worth 15 billion euros ($19 billion), and to launch a reform of the law on government financing.
"All conditions were there for the center of gravity to shift from the federal state to the federated entities," he said.
But the N-VA, backed by the more moderate CD&V, balked at parallel requests to give Brussels - an independent, bilingual region within Flanders, whose population is largely French-speaking - a fixed subsidy to patch up its chronic budget deficit.
Di Rupo initially suggested a 500-million-euro yearly handout, then cut his proposal in half, to 250 million euros.
"We need to start again," said N-VA leader Bart De Wever, indicating he could not accept a permanent handout for Brussels while the reform of government financing still needed to be agreed upon.
The political crisis leaves Belgium without an effective government. Meanwhile, the country's six-month-long presidency of the European Union is being steered by Yves Leterme and his caretaker administration.

Tuesday, August 31, 2010

durf jij?


If I'd drink the thirst that comes with waiting       Als ik de dorst drink van het wachten
by swallowing the time that you spilled              En de tijd slik die je morst
If I'd bury the long nights within my chest           Als ik de lange lege nachten leer begraven in mijn borst
If I'd swallow the hunger                                   Als ik de honger leer verbijten
for your mouth, so far away                               Van jouw veel te verre mond
If I would quietly wear out days                         Als ik de dagen stil zal slijten
that have been muted by your silence                  Die door zwijgen zijn verstomd

would you dare, would you dare,                       Durf jij, durf jij
telling me that you'll come                               me dan te zeggen dat je komt?


When I am crawling through ivy towards you      Als ik door distels naar je toekruip
over a burning trail of dust                                op een brandend pad van grind
When I am crawling to you in a jungle               Als ik door oerwoud naar je toesluip
like a child,trembling with fear                          Angstig rillend als een kind
When I swim across rivers                                Als ik rivieren overzwem
to the place where you are                                 naar het land waar jij verblijft
When I tame the high seas                                Als ik de wilde zeeën tem
on a raft that is barely afloat                               op een vlot dat amper drijft


do you dare, do you dare                                   Durf jij, durf jij
to say, you'll stay                                            me dan te zeggen dat je blijft?

Thursday, August 26, 2010

Allianoi için son karar: Gömün

Turan GÜLTEKİN/İZMİR, (DHA)

http://www.hurriyet.com.tr/_np/5255/11385255.jpgİzmir’in Bergama İlçesi’nde bulunan Allianoi Antik Kenti'nin Yortanlı Baraj suları altında kalmasının önünde engel kalmadı. İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, antik kentin ‘kumla’ doldurulduktan sonra baraj sularının altında kalmasına izin verdi.

İŞTE SULAR ALTINDA KALACAK ANTİK KENT
Yortanlı Barajı gölü içerisinde kalan ve çevrecilerin uzun yıllardır baraj sularının altında kalmasını önlemek için mücadele ettikleri evrensel kültür mirası niteliğindeki Allianoi Antik Kenti’nin baraj gölüne katılmasının önünde engel kalmadı. Çeşitli üniversitelerdeki öğretim üyeleri tarafından oluşturulan yeni bilim heyetinin 4 Ağustos 2010 tarihinde verdiği rapora uyan İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, antik kentin DSİ’nin önerisi doğrultusunda kumla kaplanarak korunmasına karar verdi. İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararı üzerine Bergama Müzesi kontrolörlüğünde antik kentte ot temizliği çalışmaları başladı.
ÇEVRECİLER AYAKLANDI
Gelişmeler üzerine Allianoi’nin Yortanlı Barajı’nın suları altında kalmasını önlemek için mücadele eden Alliaoni Girişim Grubu üyeleri antik kente giderek inceleme yaptı. Antik kentteki gelişmelerin kaygı verici olduğunu söyleyen Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü İffet Diler, “Kalabalık bir işçi grubu temizlik çalışmaları yapıyordu. Büyük hamamda bulunan suların tahliyesine başlamışlardı. Bu çalışmanın ardından restorasyon öğrencilerinin gelip duvarlarda güçlendirme çalışması yapacağını öğrendik” diye konuştu.

RAPORDA “KÜÇÜK” DEĞİŞİKLİK
Gelişmeler hakkında sağlıklı bilgi edinemediklerini ifade eden Diler, “Bize bilgi vermekten kaçınıyorlar. Ancak öğrendiğimiz kadarıyla yeni bir bilim heyeti oluşturulmuş ve Kurul bu heyetin raporu ışığında bir karar vermiş. Bilim heyeti de daha önce Danıştay tarafından iptal edilen ve kalıntıların mille kaplanmasını öngören raporda ‘küçük’ bir değişiklik yapmış, daha önce kalıntıların siltli kille kaplanması öngörülüyordu bu sefer kilin yerini kum almış. Bu gelişmeler karşısında şaşkına döndük. İşlemin durdurulması için en kısa zamanda mahkemeye başvuracağız” dedi.
Allianoi Girişim Grubu üyelerinden Jeofizik Mühendisi Erhan İçöz, kil yerine kum kullanmanın antik kente daha büyük zarar vereceğini ileri sürdü. İçöz, “Daha önce mahkemenin iptal ettiği tavsiye kararında ‘siltli kil’ ile kaplanması öngörülüyordu. Bu sefer karara kum yazmışlar. Siltli kil, kilin biraz daha büyük tanecikli olanıdır. Kum ise en iri taneli olan malzemedir. Kil suyu geçirmez, kendi bünyesine alır ve şişer kum ise suyu geçirir. Bu durumda antik kalıntıların suyla teması kesilmeyecek ve üzerlerindeki kum nedeniyle de sürekli tahribata maruz kalacak” diye konuştu.
GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMAKTAN SUÇ DUYURUSU
Allianoi’nin kille kaplanarak sular altında bırakılmasına karşı 4 iptal, 2 yütürmeyi durdurma kararı aldıklarını söyleyen Avukat Hilal Küey ise, “Açılan bütün davalar Allianoi lehine sonuçlandı. Sadece 2009 yılında alınan karara karşı açtığımız dava sürüyor. Bütün bunlara karşın yine hukukun arkasına dolanarak yeni bir karar çıkartmışlar. Kille kaplanmasına karşı ortada bir yürütmeyi durdurma kararı varken ‘kil yerine kum’ diye yeni karar almak artık aynı konuda ‘bezdirici’ karar almak sınıfına giriyor, Türk Ceza Yasası’na göre bunun karşılığı görevi kötüye kullanmak oluyor. Bunlar biraz dalga geçer gibi kil yerine kum yazıp aynı kararı alarak mahkeme kararın ihlal ediyorlar. Anayasa’ya göre mahkeme kararının bütün kurumlar tarafından uygulanması gerekiyor. Bunun sorumluları hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na görevi kötüye kullanmak suçundan suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

DSİ’NİN KONTROLÜNDE ÇALIŞILACAK
Öte yandan İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun, oluşturulan bilim heyetinin 4 Ağustos 2010 tarihli raporuna dayaranak 17 Ağustos 2010 tarihinde kumla gömme kararı verdiğini dile getirdi. Ediz, “Geçen hafta Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nden yazı geldi. Allianoi ile ilgili mahkeme süreçleri de bitmiş durumda. Kurul’un verdiği kararı DSİ uygulamaya başlıyor. Bundan sonra çalışmalar DSİ’nin yapacağı iş programı çerçevesinde sürecek ve bir engel kalmadığı için de su tutulacak” diye konuştu.

Thursday, August 12, 2010

Temmuz ayinin Irkcisi Cemil Cicek Secildi

DurDe’nin her ay düzenlediği “Ayın Irkçısı” seçimi bu kez DurDe! katılımcıları ve destekçilerinin doğrudan oylarıyla gerçekleşti. Bu ay ilk kez başlattığımız oylamaya web sitesi üzerinden toplam 1.672 kişi katıldı. Altı aday isim üzerinden yapılan oylamada “Temmuz Ayı Irkçısı” ödülüne, oyların yüzde 34’ünü (583 oy) alan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek layık görüldü.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Yozgat’ta bir yüksek okulun temel atma töreninde konuşma yaparak “Nijerya’daki Nijeryalılara Türkçe’yi öğrettik, Hakkâri’dekine, Diyarbakır’dakine hâlâ Türkçe’yi öğretemedik” dedi. Çiçek, bu sözleriyle Hem Nijeryalıları hem de Kürtleri aşağılıyor. Kürtlerin hepsine Türkçe öğreterek Kürt sorununun ortadan kalkacağını düşünüyor. Çiçek bu sözleriyle Temmuz ayı ırkçısı adayları arasına girerek, birinciliği aldı.
Kaynak: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=93526

Fazil Say'in, Yusuf Halacoglu'nun ve diger adaylarin yumurtladiklarini okumak icin tiklayin...

Tuesday, August 03, 2010

The automatic lute...

fRoots, by Patrick Jared
 
It is a fascinating story, but I only have a pdf, so cannot upload.
If you are interested in the story, I can email the rest of the article to you: drop a msg below (if I don't know you, remember to include your email address)

Üç Ekoloji (8) çıktı!

Üç Ekoloji Doğa Düşünce Siyaset 8
Dosya: Yeşiller ve Sosyalizm
Yeşil hareketin kırk yıllık tarihinde bundan daha çok tartışılmış, hareket içinde bundan daha çok çatışma nedeni olmuş, üzerinde daha çok yazı yazılmış konu azdır...

Üç Ekoloji'nin 8. sayısında ilk kez 'neredeyse' bir özel sayı yapıyoruz. Bu özel sayının konusunun “Yeşiller ve Sosyalizm” olması şaşırtıcı değil elbette. Yeşil hareketin kırk yıllık tarihinde bundan daha çok tartışılmış, hareket içinde bundan daha çok çatışma nedeni olmuş, üzerinde daha çok yazı yazılmış konu azdır. Üç Ekoloji'de bu konuya ilk kez derli toplu eğilmeye karar verdiğimiz zaman ortaya kapsamlı bir dosya çıkacağını biliyorduk. Ama böyle olunca başka pek bir yazıya yer kalmadı.
Dosya yazılarımız dışında sadece olmazsa olmaz iki köşemize yer ayırabildik: Yeşil düşünce klasiklerinde Almanya'nın öncü sanatçılarından Joseph Beuys'un Alman Yeşilleri'nin kuruluş sürecinde önemli yeri olan 1978 tarihli bir manifestosuna yer verdik. Bu sayının büyük “politikadan düşünceye” röportajında ise Türkiye'de çevre hareketinin en eski ve saygın isimlerinden Oktay Demirkan'ı ağırladık. Bu yazılar dışında 8. sayımız tamamen Yeşiller ve Sosyalizm dosyasından oluşuyor.
Dosyanın içeriğine gelince... Öncelikle üç orijinal söyleşiden söz etmemiz gerekiyor. Bu özel söyleşilerin ilkini Türkiye'de “Yeşiller ve Sosyalizm” konusunu ilk kez gündeme getiren ve bu konuda bir de kitap yazan Tanıl Bora ile yaptık. Tanıl Bora 20 yıl önceki durumla bugünün karşılaştırması ve solun yeşil politikayla ilişkisi hakkında zihin açıcı yorumlarda bulundu. İngiltere ve Galler Yeşil Partisi'nin eski eş sözcülerinden Derek Wall kendisiyle yaptığımız söyleşide yeşil bir ekososyalist olarak güncel politikada solla yeşillerin ilişkisi açısından ilginç değerlendirmeler yaptı. Alman Yeşilleri'nin sol kanadından Albert Statz'la yaptığımız söyleşi ise dünyada bu konudaki parti içi ayrışmaların en iyi bilinen örneği olan Alman Yeşilleri'nde yeşillerle sosyalistlerin ilişkisine dair içeriden gözlemlerle dolu: Hem tarihsel, hem de güncel bir bakışla...
Alman Yeşilleri'nin “realo” kanadından Helmuth Lippelt'in yazısını da Albert Statz söyleşisiyle birlikte okumak gerekli. Aynı partinin iki rakip kanadından aynı dönemin değerlendirmesini ardarda okumak dönemi ve yeşil hareket içindeki sosyalizm tartışmasının kökenlerini anlamak için iyi bir şans.
Dosya yazılarımız içinde Robyn Eckersley'in temel öneme sahip “Sosyalizm ve Eko-merkezcilik” yazısını da Ayşem Mert'in, Dilaver Demirağ'ın ve Şadi İdem'in yazılarıyla birlikte değerlendirmek gerek. Yeşil taraftan yapılmış bu kadar detaylı Marksizm (ve ekososyalizm) eleştirileri Türkiye’de bir ilk çünkü. Ümit Şahin'in yeşillerle sosyalizmin tarihsel kesişme noktasının anti-Marksist ve anarşist olduğu iddiasında bulunduğu yazısı da dosyaya yapılan özgün katkılardan bir diğeri.
Üç Ekoloji'nin sosyalizm dosyası her ne kadar ağırlıklı olarak yeşil (ve yeşil ekososyalist) taraftan gelen katkılardan oluşuyorsa da, soruşturma bölümünün de Türkiye'nin bazı önde gelen sosyalist yazar ve aktivistlerinin konu hakkındaki görüşlerini yansıtması açısından son derece ilgi çekici olduğunu düşünüyoruz. Soruşturma bölümü dosyamızı bir tür diyaloğa dönüştürüyor.
Türkiye'de yeşil politika ilk kez daha çok sosyalistler tarafından savunuldu, yeşil düşünce de sosyalistlerin başlattığı bir tartışma olarak gündeme geldi. Üç Ekoloji'nin ilk sayısında Melih Ergen Türkiye'de yeşillerin en önemli eksiğinin Marksizmle hesaplaşmasını tamamlamaması olduğunu söylemişti. Bu görüşün bir dönem için belirleyici olduğu aşikar. Ama biz bugün yeşil düşüncenin sosyalizm karşısında savunmada olduğu fikrine katılmıyoruz. Tam tersine bugün zeminini kaybetmeye başlayan sosyalist ve Marksist akımların yeşil düşünceyle ve yeşillerin ortaya koyduğu politik gündemle hesaplaşması gerekiyor.
Dünya ve insanlık nihai bir yol ayrımında. Ekolojik yıkım artık bir öngörü değil. Yeşiller son kırk yıldır sömürü, mülkiyet ve paylaşım sorunlarının ötesine geçip bu yıkımdan kurtulmak için yeni düşünceler ve politik araçlar geliştiriyorlar. Geçen yüzyılı belirleyen sosyalist fikriyatın yeşil düşünce karşısında kendini yenilemesi bile yeterli olmayabilir artık.
Üç Ekoloji'nin bu özel sayısı böyle bir iddianın dışa vurumudur.

Sunday, August 01, 2010

I've been watching...


The Name of the Rose  (1986)
(I loved it)


Directed by: Jean-Jacques Annaud
Starring:

recent readings from Eco...

The Name of the Rose
by
Umberto Eco

Finally...
One of the best things about long holidays are the books you can dare to read.
I must admit, this one was not as hard a work as I have guessed...
An absolute must-read!


Yorum ve Asiri Yorum (Interpretation and Overinterpretation)

Yazan: Umberto Eco


Ceviren: Kemal Atakay


Ceviri fena degil. Ilgilenenler icin ilginc bir tartisma.

Kitabin Can Yayinlarindaki ozeti soyle:
Edebiyatta ve sosyal bilimlerde, metinlerin anlamını yorumlamak en önemli uğraşlardan biridir. Öyleyse, bir metinden çıkarılacak anlamın sınırları var mıdır? Yazarın niyetlerinin bu sınırların belirlenmesinde rolü var mıdır? Bazı okumaları “aşırı yorum” olarak değerlendirebilir miyiz? Yorum ve Aşırı Yorum, bu soruları tartışmak üzere felsefe, edebiyat kuramı ve eleştiri alanının en önemli adlarını bir araya getiriyor. Umberto Eco, kitabın temelini oluşturan üç yazısında, “yapıtın niyeti”nin, olası yorumların sınırlarını nasıl belirlediğini ortaya koyuyor. Eco’nun yazılarının ardından, filozof Richard Rorty, edebiyat kuramcısı Jonathan Culler ve eleştirmen-yazar Christine Brooke-Rose kendi bakış açılarından Eco’nun savlarına karşı kendi görüşlerini sergiliyorlar. Kitabın son yazısını Eco’nun bu eleştirilere verdiği yanıt oluşturuyor. Yorum ve Aşırı Yorum’da Eco, Dante’den Gülün Adı’na, Foucault Sarkacı’ndan Chomsky ile Derrida’ya uzanan başdöndürücü zihinsel yolculuğunda her zamanki gibi aydınlatıcı ve son derece esprili. Metinlerin anlamı konusundaki tartışmalara getirdiği çok önemli katkıyla Yorum ve Aşırı Yorum, edebiyat kuramıyla ilgilenen okurların olduğu kadar, yorum sorunuyla ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.

10 ways to use less oil

Greenpeace International

1. Carpool, cycle or use public transport to go to work.
2. Choose when possible products packaged without plastic and recycle or re-use containers.
3. Buy organic fruits and vegetables (fertilisers and pesticides are based on oil more often than not).
4. Buy beauty products (shampoo, soap, make-up) based on natural ingredients, not oil.
5. Choose when possible locally produced products (less transport involved).
6. Buy clothes made out of organic cotton or hemp - not from oil derivatives.
7. Use non-disposable items in picnics and summer festivals.
8. Quit bottled water.
9. Fly less.
10. Demand that your government encourage renewable energy instead of oil.

Thursday, June 17, 2010

Peace-Loving Peoples of the World: Divest!

That is to say, divest from companies that profit from Israel's occupation of the Gaza Strip, the West Bank, and East Jerusalem.

Some of these companies provide weapons and covert surveillance supplies that maintain the occupation by force. Others take or exploit Palestinian resources, including scarce water and even the land itself. All are profiting from Israel's violations of international law and international human rights standards.

Some examples:

  • CATERPILLAR profits from the destruction of Palestinian homes and the uprooting of Palestinian orchards by supplying the armor-plated and weaponized bulldozers that are used for such demolition work.
  • VEOLIA profits from the construction and expansion of illegal Jewish-only settlements by operating a landfill in the West Bank, exploiting Palestinian natural resources to serve the settlements, and by contracting for the future operation of an illegal light rail system connecting these settlements with Jerusalem.
  • NORTHROP GRUMMAN profits from the production of parts for the Apache helicopters and F-16 aircrafts used by Israel against civilians in Gaza during Israel's 2008-09 assault.
  • ELBIT profits from the confiscation of Palestinian land by providing surveillance equipment that is mounted on the Separation Wall, which was declared unlawful by the International Court of Justice.
  • MOTOROLA profits from Israel's control of the Palestinian population by providing surveillance systems around Israeli settlements, checkpoints, and military camps in the West Bank, as well as communication systems to the Israeli army and West Bank settlers.

You can also create investment criteria to screen out investments incompatible with most of humanity's values. (See a petition on this)

Yeni Bir Boğaz Köprüsü Trafiği Rahatlatır Mı?

Koray Doğan Urbarlı, yesilgazete.org

B
u tüm zamanların ötesinde olan soruya hemen yanıt vermek mümkün. Evet, rahatlatır! Nasıl ki, ilk köprü trafiği rahatlatmışsa, ikinci köprü trafiği rahatlatmışsa bu yapılması planlanan köprü de trafiği rahatlatır. Trafik için en güzeli herhalde boğazın asfaltlanması olur ki o zaman gerçekten trafik çok rahat olur. Hem araya da bir kaç TOKİ projesi sıkıştırdık mı, birkaç xport, 7 yıldızlı otel falan, her şey mükemmel olur. Rantından yenmez valla! Altından boğaz, üstünden 6 köprü geçen Dünya’nın kıtalararası tek karayolu.

Rahatlatır rahatlatmasına da, trafik denen olgu rahatlamaya, rahatlatmaya muhtaç bir olgu mudur? Çok kilolu, hatta obez, boğazına da düşkün bir kişinin her yemekten sonra kemerini biraz daha açması mıdır sorununun asıl çözümü? Bu onu rahatlatmaz mı? Rahatlatır, rahatlatmasına da ya sonrası? Trafik, köprü ilişkisi de aynı bunun gibi işte. Siz trafiği, arabaların bir yerden bir yere gitmesini “en kutsal” olarak görürseniz, ekonomik kriz ile ilgili önlemlerde aklınıza ilk otomobil satışında vergileri düşürmek gelirse daha çok kemerinizi açarsınız. Kilo vermeniz gerektiğini bazen hissedersiniz ama, yeni köprülerin getireceği rant hoşunuza gider. Bu yolların asla bir sonunun olmadığını, bir tanesi yaptığınızda ikincisini de yapmaya mecbur kalacağınızı bilirsiniz ama kemeri gevşetmek ve o anlık rahatlama sizi içine çeker.

Amacınız nedir? İnsanları bir yerden bir yere taşımak mı? Otomobilleri, kamyonları bir yerden bir yere taşımak mı? Buna açık yüreklilikle, otomobilleri taşımak tabii ki, diyebilecek herhalde kimse yoktur. Tek tek sorulursa ve yanıt alınabilirse herkes ilkini söyleyecektir. Peki neden uygulamada bunun tam tersi oluyor? Tam tersi gerçekleşiyor? Fikir ile eylem arasındaki bağlar bu kadar mı kopuk olabilir mi? Madem, iki yaka arasında köprüleri gerektirecek kadar büyük bir insan akımı var, bunu toplu taşımaya yönlendirerek, toplu taşımayı bir eziyet haline getirmekten çıkartıp gerçek bir seçenek haline getirerek çözmeye çalışmak hiç düşünülmüyorsa bu iyi niyet midir? İyi niyetli bir politika mıdır? Böyle bir şehirde, çok gelişmiş bir deniz ulaşımının olması beklenmez mi? Her noktaya ulaşacak bir vapur sisteminin olması beklenmez mi? Var mı? Yok.

Açıkça söylenmelidir artık. Şu anda karar alan mevkilerde oturanlar, kara yolu ulaşımına göbekten bağlıdırlar. Gerekirse on yıl sonra bir köprü daha yapmak da isteyebilirler ki gerekecektir bu politikaları devam ettiği sürece. Önünü alamazlar, almak için bir politikaları yok çünkü. Bir ulaşım politikaları da yok. Üçüncü köprü yapılırken, yapılmasının planı açıklanırken, bir tane öneri duydunuz mu, dördüncü köprünün olmasını, gerekmesini engelleyecek? Engellenmelidir çünkü! Belediyeler, hükümetler sadece kentleşme politikası için değil, yaşam için artık otomobil ile seyehati en az düzeye indirmeye, insanları otomobilden soğutmaya mecburlar. En büyük görevlerinden bir tanesi bu olmalı. Türkiye’de ise tam tersi. Daha çok otomobil alın, elinizdekini değiştirin, toplu taşıma, raylı sistem, deniz ulaşımı değil, karayolunu tercih edin diye çırpınıyor herkes. İzmir’de de bu şekilde, Ankara’da da bu şekilde. Daha dün, İstanbul Büyükşehir Belediyesi metro ve hafif raylı sistemin bazı güzergahlarının çalışma sürelerini verimlilik nedeniyle kısalttı. Böyle yönetiliyor şehirler ve ülke.

İşte bu yüzden trafik rahatlatılmaya muhtaç bir obez canavar olarak büyüyor karar alan insanların kucağında. Karadeniz’i otoyola çevirdiler rahatladı; İstanbul’u köprülerle donattılar rahatladı; İzmir’e köprü yapmak istiyorlar, yaptıklarında rahatlar. Bir trafiği mücadele edilecek değil, rahatlatacak bir olgu olarak gördükten sonra, doğayı yok edip, asfalt dökecek yer mi yok ülkede?

Wednesday, June 02, 2010

A letter from Jewish Voice for Peace

Dear Aysem,

When I got the news about Israel's armed attack on the Gaza Flotilla at 2:30 am on the morning of May 31, I felt sick. I immediately called a dear friend in Jerusalem, one of the most committed activists I know. Across the ocean, I could hear in her voice that she was in tears. "The worst part about it, " she said, "is that nothing will change."

"No," I replied. "I can't believe that can be true. Things have to change."
"Well," she said, "then it is up to you, the internationals."

She's right. It is up to us, the internationals both here in the United States and abroad.
That is why I want you to send a message to US President Obama if you live outside of the United States, and to Obama and the US Congress if you are a U.S. resident, demanding the immediate release of the detained human rights activists, an end to the siege on Gaza, an impartial investigation of the attack on the flotilla, and a suspension of US aid until Israel abides by international law.

We still don't know a lot about what happened to the flotilla of boats carrying some 700 human rights activists from around the world and over 10 tons of humanitarian aid to Gaza-- Israel has kept the activists under a near total media blackout while sharing only its implausible narrative of events. What we do know is that Israeli commandos boarded a ship in international waters and killed at least ten activists, injuring dozens of others.

Israel insists that highly trained commandos were forced to lethally fire on activists, creating a new definition of self-defense. In the first alternative accounts to appear, an Israeli Knesset member and an Al Jazeera cameraman who were on board the ship at the time each described something different, a scene of chaos with civilians waving white flags and commandos using stun guns, rubber bullets and tear gas. Regardless of what actually happened when armed soldiers landed, Israel's wanton killing of civilians is unacceptable.

We still don't know th
e names of those who were killed or injured, or where they are from. And we don't know the whereabouts or well-being of more than 400 activists still being held by Israel.

These deaths, and the attacks on the boats, have hit all of us around the world particularly hard. There were people from 40 different countries on board the ships, including Israelis and Palestinians. Israel sent armed commandos onto a civilian ship in international waters, a brazenly illegal act
to enforce Israel's nearly 3-year illegal siege of Gaza - a siege that has left 1.5 million men, women and children living like prisoners on substandard diets, deprived of the simplest things like potato chips, musical instruments, and toys. The flotilla wasn't just about this one delivery of aid. It was about the right of Palestinians to have sea, land and air routes to the rest of the world and for the need to end the blockade.

I know that there comes a point in one's life when you simply have to take a stand. You cannot sit by silently and watch ongoing and wholly unjustified destruction of life, tacitly supported by governments around the world, and simply do nothing.

The flotilla was filled with people just like you and me who finally decided it was time to risk life and limb to take a stand, to break through those prison walls, and we thank them for it.

Now, as citizens of the world, we owe it to the people of Palestine, and the people of Israel who want to live in peace, and the brave people on that flotilla, to build the movement to make Israel accountable to international law and standards of simple human decency - especially because our governments have failed us.

The response of the U.S. government thus far has been wholly inadequate, with a mild statement "regretting the loss of life," without assigning any blame for the fiasco, let alone applying any sanctions for Israel's acts. Please, join me in telling President Obama and Congress enough is enough

. US taxpayer dollars fund Israel's occupation, and together with wall to wall uncritical diplomatic support have sent the message that any Israeli action, no matter how foolhardy, will be backed by the full might of the United States.

It's time for that to stop.

We must also continue to build the already massive global people's movement for justice, which has undeniably found its greatest impact in the Boycott, Divestment and Sanctions movement. This is about all of the ways, big and small, people can bypass their often ineffective governments to use economic pressure to make the Israeli government accountable to international law. After launching our energetic support for campus efforts to divest from the occupation, Jewish Voice for Peace will let you know soon about our own divestment campaign to help bring pressure on Israel to reach a just solution.

It is time for the United States, as Israel's closest ally and most powerful nation in the world, to stop unconditional support for the Israeli government.Doing so will protect Israelis and Palestinians, American citizens, and internationals alike.

Click here to demand that President Obama and Congress call for an immediate lifting of the siege of Gaza,

an international and impartial investigation into the tragic killing of civilians in a humanitarian mission, and the suspension of military aid to Israel until he can assure the American public that our aid is not used to commit similar abuses.


Rebecca Vilkomerson,
Executive Director,
Jewish Voice for Peace

PS, We've prepared posters in PDF format that you can use at protests, in your car window or on bulletin boards. Download them here.

Tuesday, June 01, 2010

German President Kohler Resigns

over his comments (below) on the military involvement of Germany in Afghanistan:

"In my estimation, though, we—including society as a whole—are broadly on our way towards understanding that a country of our size, with its export-led and hence export-dependent nature, needs to recognise that in cases of uncertainty or emergency, military deployment, too, is necessary if we are to uphold our interests such as ensuring free trade routes or preventing regional instability which is also certain to impair our ability to safeguard trading-related jobs and incomes."

Monday, May 31, 2010

Yeşiller Partisi:

“İsrail bölgeyi ve Türkiye’yi sonu belirsiz bir şiddet sarmalına çekme politikası güdüyor.”

İstanbul, 31 Mayıs 2010

Yeşiller Partisi Eşsözcüleri Bilge Contepe ve Hüseeyin Güngör İsrail'in sabah saatlerinde insani yardım gemilerine saldırısıyla ilgili bir açıklama yaptılar. Açıklama şöyle:

Bu sabaha karşı 04:00’da İsrail Deniz Kuvvetleri’ne bağlı askerler Gazze açıklarındaki uluslararası sularda Gazze'ye insani yardım malzemesi taşıyan silahsız bir sivil gemi filosuna saldırdı. Son rakamlara göre ondan fazla aktivist hayatlarını kaybetmiş, altmışa yakın kişi yaralanmıştır. Bu ölümlerin sorumluları güç kullanan askerlerden ziyade onlara bu yetkiyi veren İsrail devletidir. İsrail bölgeyi ve Türkiye’yi sonu belirsiz bir şiddet sarmalına çekme politikası gütmektedir.


İsrail'in geçmişteki hukuk dışı operasyonları da göz önünde bulundurulduğunda, bunun kontrolden çıkmış bir operasyon olmadığı, İsrail'in “çizdiğim çerçeveyi aşmayın” mesajını vermek amacıyla insani yardım aktivistlerinin hayatlarına soğukkanlı bir şekilde kıyması olduğu aşikardır. Bu sadece hayatını kaybeden canlara, onların ailelerine ve organizasyonlarına değil, militarist bir devletçe tüm sivil topluma ve vicdan sahibi insanlara karşı bir saldırı ve meydan okumadır, insanlığa karşı işlenmiş planlı bir suçtur.


Gerekçesi ne olursa olsun askeri, diplomatik, siyasi ve ekonomik gücünü kullanarak insan hak ve özgürlüklerini, insan yaşamını, hukuku hiçe sayarak suç işleyen İsrail terörist devlet olarak tanımlanmalı ve gerekli yaptırımlar acilen devreye sokulmalıdır.


Yeşiller Partisi olarak biz İsrail’in insan hayatına, uluslararası topluma ve hukuka karşı gerçekleştirdiği bu alçakça saldırıyı kuvvetle kınıyoruz. Öncelikle İsrail’i Gazze üzerindeki ambargoyu kaldırmaya, Filistin’deki işgali en kısa zamanda sonlandırmaya ve 1967 sınırlarına çekilmeye çağırıyoruz.


Hükümeti ve tüm kamuoyunu son günlerde, Hürmüz Boğazı ve Hatay başta olmak üzere, bölgede kasti bir şekilde artırılmakta olan şiddetin diline teslim olmadan bu konuda acil eyleme geçmeye çağrıyoruz. Hükümetten İsrail’le yapılmış olan tüm askeri anlaşmaların açıklanmasını ve mevcut anlaşmaların iptalini talep ediyoruz. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Türkiye’yi BM’in örgütlenme biçimi ve konumunu sorgulanmaya ve demokratik ve hukuk anlayışıyla karar alabilen yeni barışçıl mekanizmalar oluşturulması için çalışmaya davet ediyoruz.”

Yesiller Partisi

Sekreterya - Beyoglu Yesil Ev:
Istiklal cad. Balo sok. No:21 Kat:1 Beyoglu - Istanbul
Tel: (212) 244 77 80

Friday, May 28, 2010

istemiyoruz!

Başbakan Erdoğan, Rusya'yla Akkuyu'ya kurulması planlanan nükleer santral için anlaşma yaptı. Bu anlaşma birkaç gün içinde Meclis'e sunulacak.

Milletvekillerinin bu oylamada hayır demesini sağlamazsak çok geç olabilir. Onlara 100.000 nükleer karşıtının adının bulunduğu e-postayı gönder. Bu çılgınlığa son versinler.

Şimdi harekete geç
http://nukleeristemiyoruz.org/


e-posta Arkadaşlarına e-postayla gönder

Facebook Facebook’ta paylaş

Twitter Twitter’da paylaş


İletişim için: yesiller.org | yesillerinfo@yahoo.com.tr | greenpeace.org.tr

// I Support The Occupy Movement : banner and script by @jeffcouturer / jeffcouturier.com (v1.2) document.write('
I support the OCCUPY movement
');function occupySwap(whichState){if(whichState==1){document.getElementById('occupyimg').src="https://sites.google.com/site/occupybanners/home/isupportoccupy-right-blue.png"}else{document.getElementById('occupyimg').src="https://sites.google.com/site/occupybanners/home/isupportoccupy-right-red.png"}} document.write('');