Wednesday, December 16, 2009

Make a phone call! TODAY!

At this link you'll find a list of every head of state and his or her phone number. You'll note that the countries are listed in either green or red type. If your nation is in green, it means they're fighting the good fight for 350. We need you to leave them a message that either expresses your pride and gratitude for their commitment to keeping 350 in the treaty text, or your earnest wish that they'll listen to the science and consider standing with the bloc of more than 100 nations standing for bold scientific targets.

Please click here to make the call--you'll find everything you need: the appropriate phone numbers, a short script of what to say, and a sense of how your country's leadership is standing on this issue.

Country List:

Countries Listed in GREEN Support 350

Countries LIsted in RED do NOT support 350

Albania

Algeria

Andorra

Angola

Argentina

Armenia

Australia

Austria

Afghanistan

Bahamas

Bahrain

Bangladesh

Barbados

Belarus

Belgium

Belize

Benin

Bhutan

Bolivia

Bosnia and Herzegovina

Botswana

Brazil

Brunei

Bulgaria

Burkina Faso

Burundi

Cambodia

Cameroon

Canada

Cape Verde

Central African Republic

Chad

Chile

China

Colombia

Comoros

Costa Rica

Cote d'Ivoire

Croatia

Cuba

Cyprus

Czech Republic

Democratic Republic of the Congo

Denmark

Djibouti

Dominica

Dominican Republic

East Timor

Ecuador

Egypt

El Salvador

Equatorial Guinea

Eritrea

Estonia

Ethiopia

Fiji

Finland

France

Gabon

Gambia

Georgia

Germany

Ghana

Greece

Grenada

Guatemala

Guinea

Guinea-Bissau

Guyana

Haiti

Honduras

Hungary

Iceland

India

Indonesia

Iran

Iraq

Ireland

Israel

Italy

Jamaica

Japan

Jordan

Kazakhstan

Kenya

Kiribati

Korea

Korea

Kuwait

Kyrgyzstan

Laos

Latvia

Lebanon

Lesotho

Liberia

Libya

Liechtenstein

Lithuania

Luxembourg

Macedonia

Madagascar

Malawi

Malaysia

Maldives

Mali

Malta

Marshall Islands

Mauritania

Mauritius

Mexico

Micronesia

Moldova

Monaco

Mongolia

Montenegro

Morocco

Mozambique

Myanmar (Burma)

Namibia

Nauru

Nepal

Netherlands

New Zealand

Nicaragua

Nieue

Niger

Nigeria

Norway

Oman

Pakistan

Palau

Panama

Papua New Guinea

Paraguay

Peru

Philippines

Poland

Portugal

Qatar

Republic of the Congo

Romania

Russia

Rwanda

Saint Kitts and Nevis

Saint Lucia

Saint Vincent and the Grenadines

Samoa

San Marino

Sao Tome and Principe

Saudi Arabia

Senegal

Serbia

Seychelles

Sierra Leone

Singapore

Slovakia

Slovenia

Solomon Islands

Somalia

South Africa

Spain

Sri Lanka

Sudan

Suriname

Swaziland

Sweden

Switzerland

Syria

Tajikistan

Tanzania

Thailand

Togo

Tonga

Trinidad and Tobago

Tunisia

Turkey

Turkmenistan

Tuvalu

Uganda

Ukraine

United Arab Emirates

United Kingdom

United States of America

Uruguay

Uzbekistan

Vanuatu

Venezuela

Vietnam

Yemen

Zambia

Zimbabwe

Tuesday, December 08, 2009

Yeşiller Kopenhag İletişim Merkezi Sunar....

Enerji Bakanı Greenpeace’i ziyaret etti, çayını içti

Greenpeace: “Nükleerle yaşamaya hazır mısınız?”
Bakan Yıldız: “Evet, hazırız!”

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, kendisi Libya’dayken Bakanlık önünde eylem yapan Greenpeace üyelerini İstanbul’daki ofislerinde ziyaret ederek bir ilke imza attı.


Özgür Gürbüz / 2 Aralık 2009


Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Kurban Bayramı öncesi Ankara’daki bakanlık binası önünde eylem yapan Greenpeace (Yeşilbarış) örgütüne iade-i ziyarette bulundu. Hükümetin nükleer enerji politikalarını protesto eden Greenpeace örgütünün İstanbul’daki ofisine gelen Taner Yıldız, önce Greenpeace Akdeniz Ofisi Genel Direktörü Uygar Özesmi ile 15 dakika süren özel bir görüşme yaptı. Görüşmeden sonra çevrecilerin ofisinde kısa bir tur atan Yıldız, Özesmi ile basının karşısına geçti ve nükleer enerjiyle ilgili soruları yanıtladı.

“Nükleerle yaşamaya hazırız!”
Basın toplantısı sırasında Greenpeace üyelerinin getirdiği çayı içen Enerji Bakanı, kendisine hediye edilen ve üzerinde “Nükleerle yaşamaya hazır mısınız” yazılı “t-shirt”ü üzerine tuttu ve soruya, “Evet, hazırız” yanıtını verdi. Gazeteciler bakana içtiği çayın radyasyonlu olup olmadığını da sordu. Bu soruya Özesmi, “Garantili çay” yanıtını verdi. 1986 yılındaki Çernobil kazasından sonra dönemin bakan ve Başbakanı çayda radyasyon olup olmadığı tartışmalarına televizyonlarda çay içerek yanıt vermişti.

Bakan Yıldız, enerji konusunda tüm sivil toplum örgütlerini dinlemeye hazır olduklarını ve Greenpeace tarafından hazırlanan Enerji (D)evrimi raporunu da dikkatle incelediğini belirterek, “Bir kısmına katılıyor, bir kısmına katılmıyorum. Dikkatlice inceledim, güncellenmesi gereken bazı rakamlar var. Bu konuda ortak bir heyet oluşturulacak ve belki buradan çıkan çalışmalar kamuoyuna açıklanacak” dedi. Şeffaflığın gücüne inanan bir hükümet olduklarını söyleyen Yıldız, “Hem yenilenebilir enerji kaynaklarını harekete geçirmek hem de arz güvenliğiyle ile ilgili tedbirleri almak zorundayım” açıklamasını yaptı. Nükleer santrallerin işletim sırasında atmosfere en az seragazı salan güç santrallerinden biri olduğunu ve iklim değişikliğini durdurma konusundaki önemine dikkat çeken Yıldız, 2023 yılına kadar tüm yenilenebilir enerji kaynaklarını harekete geçirsek bile ondan sonraki yıllarda meydana gelecek açığın kapatılamayacağına işaret etti.

Bakan’a “radyoaktivist” olun çağırısı
Basın toplantısında söz alan ve Yıldız’ın ziyaretinde çok memnun olduklarını söyleyen Özesmi ise, 20 bin destekçisi ve 200 bine yakın siber aktivisti bulunan Greenpeace’in, “I love nuclear” adı verdikleri kampanyayla, nükleer enerjiye hayır diyen 1 milyon imzacıyı hedeflediklerini belirterek, “1 milyon kişiye ulaşınca Bakanlık’ta bu nükleer masala hayır diyecektir” dedi ve Bakan Yıldız’ı da “radyoaktivist” olmaya davet etti. Türkiye’nin nükleer macerasının dört kez hüsranla sonuçlandığını belirten Özesmi, “Yenilenebilir enerji kaynaklarından daha çok istihdam ve enerji sağlamanın mümkün olduğunu düşünüyoruz. Biz diyaloga açığız, bu diyalog devam etsin ama bir sonuç getirsin” şeklinde konuştu.

Toplantıda gazetecilerin de sorularını yanıtlayan Yıldız, sık sık, esprilerle karışık olarak nükleer enerji konusunda Greenpeace’in argümanları karşısında ikna olmadığı mesajını verdi ve “İkna edemiyorsanız ikna olmalısınız” dedi. “Nükleer santrallerin maliyetleri nedeniyle devlet desteği olmadan kurulamayacağı, bunun da 1983’ten beri süren liberalleşme politikalarına ters bir durum ortaya çıkarıp çıkarmadığı” sorumuza ise Yıldız, “Güzel bir soru. Enerji sektörü serbestleşecek. Finans modelinde alım garantilerinin verilmiş olması ayrı bir finans modelinin farklı bir tarzıdır. Sizin oradan üretilen elektriği alacak olmanız finansörler için yeterli bir sebeptir. Aynı zamanda kamu ağırlığı olmayacak bir nükleer modeli düşündüğümüz için serbestleşmede herhangi bir engel teşkil etmeyecektir” yanıtını verdi.

Soruma Sayın Yıldız'ın verdiği bu yanıt beni pek tatmin etmedi açıkçası...

Greenpeace artik anlasa...

Enerji Bakanı Taner Yildiz'in Greenpeace'i ziyaret etmesi gercekten harika bisey mi? En cevreci basbakandan sonra bir de en demokrat enerji bakanimiz mi oludu?

Greenpeace'in Enerji Bakanı Taner Yildiz'in ziyareti sirasinda, "ikna edemediyseniz ikna olacaksiniz, nukleer ile yasamaya haziriz" gibi cumlelere EVINDE sahne olmasinin ardindan apolitik cevreciligin bizi nereye goturecegini gormeye baslamistir diye bosuna umudediyorum. Neymis? Ikna edemediysek ikna olacakmisiz. Yani en inatci kim cikarsa onun dedigi olacak. Oyle ya, en uzun sure ikna edilemeyenin dedigi olacak bu mantiga gore. Bakan Bey merak etmesin, nukleere ikna olmayacak, cesedimi cignemeden asla diyen radyoaktivistler taniyorum. Inada bindi mi is, anti-nukleer davanin kazanmama sansi yok. Saka bi yana, ikna edemediyseniz ikna olacaksiniz demek sizin siyasi bir durusunuz yok demek. Enerji (D)evrimi Raporunda D'yi parantez icine alma mecburiyeti hisseden Greenpeace de kendisiyle ilgili az cok boyle dusundugunden zor bir tercih yapmak zorunda kalabilir. (hukumetin neo-liberal ekonomik tercihlerini elestirmek yerine hem ekonomiyi hem iklimi kurtarmanin yollarini ariyor bu rapor). Bakanin sozlerinin geri kalani Greenpeace'i nasil icsellestirmeyi planladiklarina dair bir ipucu veriyor. Ben de bunu mantiksal uc noktasina itersek ne olur bi yazayim dedim:

Anlasilan bir cok STKnin (yada hukumeti destekleyen STKnin) da icinde bulunma ihtimali olan bir heyet olusturulacakmis. Acaba Greenpeace katilir mi diye endise ediyorum. Senelerdir bu gibi "katilmci" heyetlerin neo-liberal politikalari nasil hakli cikardigini goruyoruz: Once Greenpeace (ve diger bir dolu AKPci STK) davet edilir (hatta isteyen herkes davet edilir kimi zaman), sonra uzuuuuuuun tartismalar yapilir: bu tartismalar medyaya surekli olarak yansitilir, bazen secici ve bazen de carpitilmis sekilde. En sonunda da bir oylama yapilir belki, ya da konsensusa ulasmak bile denenebilir: Bu noktada Greenpeace'in stratejisi onem kazanir: Eger uyumlu olur ve "evet biz farkli dusunuyoruz, ama cogunlugun fikrine saygimiz var" diyecek ve nukleere yol verecek olursa demokrasi sampiyonu ve basimizin taci edilecektir. Ancak, hayir kardesim, ben nukleere "ASLA! ASLA! ASLA!" diyorum diyecek olursa demokrasi dusmani ilan edilecek. Sonuc, Greenpeace her durumda sayginligini kaybedecek, ustelik nukleer davayi kaybetmemiz icin hukumetin attigi onemli adimlardan biri gerceklesmis olacak.

Sorun su ki, ASLA! ASLA! ASLA! demek / diyebilmek kolay degil: Greenpeace 1 milyon imzaya erisirse bakanligin bunu gormezden gelemeyecegini soyluyor. Yani gucunu destekci sayisindan aldigini ifade ediyor, siyasi durusunun radikalliginden degil. (Elbette Greenpeace ilk kuruldugunda cok daha radikal ve siyasi durus olarak da bu gibi liberal soylemlerden kacinan bir orguttu ama bu zaten cevre-yesil hareket ekseninde fazlaca konusulup artik uzerine soylenecek birsey kalmamis bir konu.) Bu soylem degisikligi onu bakanligin bu varsaydigim stratejisine karsi savunmasiz birakiyor.

Bakanin bu ziyareti, umalim ki Greenpeace'i iade-i ziyarete mecbur hissettirmesin, yada bu iade bakanlikta bi eylem seklinde gerceklessin... Ne de olsa ayni Enerji Bakani onlarca komur santrali ve HES de acmak istiyor. ;)

Saturday, November 21, 2009

Another setback on Turkey's nuclear dream

The Akkuyu nuclear power plant tender has been cancelled.

Ozgur Gurbuz / 20 November 2009

Union of Chambers of Turkish Engineers and Architects (TMMOB) had gone to the higher court (State Council) and opposed to the regulation of the nuclear tender. 10 days ago, State Council took a decision in favor of the TMMOB and decided to declare a motion of stay on those 3 articles. Today, TETAS (Turkish Electricity Trade and Contracting Corporation) announced the cancellation at the end of the dispute. They must have seen that the current bid was going no where but to a difficult court battle.

There was a single consortium in the current bid (Atomstroyexport, Inter Rao and Park Teknik from Turkey) which offered a price of 21 cent per kWh, then lowered it to 15 cent per kWh to sell electricity. The price was also found high in Turkey and got many criticisms. I do not think the current government will give up of its nuclear dreams but have a difficult time to change the regulation and find new bidders for the possible new tender. If they insist, there is also a price hurdle, the new offered price must be lower than 15 cent per kWh otherwise the government will have an explanation to the public on why they did not accept the previous bid.

Good news for the anti nuclear activists and the environmentalists, bad news for the government and nuclear supporters. Turkey, one of the sunniest, windiest country of Europe, with lots of energy efficiency and geothermal potential is remain to be a nuclear free state as environmentalists wished and campaigned for a long time.

MUJDE!


Mersin Akkuyu’da nükleer santral yapımı için çıkılan ihale iptal edildi.

Danıştay’ın yönetmeliğin bazı maddeleri için verdiği yürütmeyi durdurma kararının ardından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı temyize gitmedi, bunun yerine ihale sonucuna ilişkin raporu Türkiye Elektrik Ticaret Anonim Şirketi’ne iade etti.

İhale TETAŞ Yönetim Kurulu toplantısının ardından resmen iptal edildi.

TETAŞ Genel Müdürü Hacı Duran Gökkaya’nın imzasıyla yapılan yazılı açıklamada, iptalin şartnamenin 31. maddesi doğrultusunda gerçekleştirildiği bildirildi.

Greenpeace"ten nukleer tetris

Friday, November 06, 2009

Sonunda!

Cumhurbaşkanı Gül'den Zere'ye af

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Güler Zere ile birlikte Nurettin Ateş, Şirin Aydın ve Fehmi Akar’ın cezalarını kaldırdı.

Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada şöyle denildi: "Sayın Cumhurbaşkanımız, dosyaları Adalet Bakanlığınca gönderilen Nurettin Ateş’in felçli olduğunun; Şirin Aydın’ın vücudunun sol tarafını kullanamadığının ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığının; Fehmi AKAR’ın istemsiz hareketler yaptığının ve desteksiz ayakta duramadığının; Güler Zere’nin ise kanser olduğunun hastaneler ve Adlî Tıp Kurumu 3 üncü Adlî Tıp İhtisas Kurulu tarafından tespit edilmesini ve bu Kurumlarca düzenlenen raporlarda belirtilen ayrıntılı tıbbi bulguları dikkate alarak, Anayasanın 104 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde sözü edilen ‘sürekli hastalık’ sebebi ile ilgililerin kalan cezalarını, söz konusu madde uyarınca kaldırmışlardır."

Wednesday, November 04, 2009

GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !

3 Kasım 2009 -GDO-KP İzmir Basın Açıklaması

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.

Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.

Bu çerçevede;

1 – Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;

•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.

•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.

Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarının yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.

2 – Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;

•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.

•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.

•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.

Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel – kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.

Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Akademik odaların GDO'lu ürün tepkisi

Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Serkan Durmuş, GDO'lu ürünlerin serbest bırakılmasının toplum sağlığını ciddi şekilde tehlikeye sokacağını belirtti.

TMMOB Bursa İKK ile GDO'ya hayır platformu Bursa bileşenleri tarafından düzenlenen basın toplantısında konuşan Gıda Mühendisleri Bursa Şubesi Başkanı Serkan Durmuş, GDO'ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmadığına dikkati çekerek, "Hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya koyulurken, biyo-çeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmış bu ürünlerin bir yönetmelik çıkarılarak kullanım serbestisi getirilmesini kabul etmek mümkün değildir. GDO'lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO'lar zararlı ve bu sebeple bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO'ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO'ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır. Getirilen düzenlemeyle "GDO'suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO'suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağının" belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır" dedi.

Türkiye'nin hiçbir GDO'ya ve ürününe gereksinimi olmadığının altını çizen Durmuş, "GDO'lar açlığa çare değildir. Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir. GDO'lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir. Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmalarına girmektedir. Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır. Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO'lu ürünlere Türkiye'nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel ,kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır" şeklinde konuştu.

Tuesday, October 20, 2009

hafifledim...

İşte açılım buna denir!
Ümit Şahin, Yeşil Gazete

Biraz önce Silopi’den Türkiye’ye giriş yapan bütün PKK’lilerin serbest bırakıldığı haberi geldi. Bu harika bir haber… İşte açılım diye buna denir!

Bu olayın neden bu kadar büyütüldüğü, gelenlerin örgüt üyesi oldukları belli olduğu halde nasıl serbest bırakıldıkları, devletin nasıl olup da örgüte propoganda imkanı sağladığı, bugün bu militanları bırakan devletin yarın kimbilir kimleri serbest bırakacağı gibi yorumlar uçuşup duruyor etrafta.

Bu son olay kamuoyunun barışa devletten daha hazırlıksız olduğunu ortaya koyan ilginç bir örnek oluşturdu. Medya, yorumcular ve sokaktaki insan (en azından büyük bir bölümü diyelim) olup bitene bir anlam veremiyor. Ezberler fena halde bozuldu. Bugün MGK’den süreci destekleyen bir bildiri çıkınca ezberleri iyice bozulacak insanların, ama sonra devletin bu yeni duruşuna alışacaklar.

Bu noktada söylenmesi gereken şey, bugün yaşanan olayın neden bu kadar önemli olduğu. Bunu anlayabilirsek arkası daha hızlı gelebilir.

Kürt sorununun 30 yıllık haline dönüp bir bakın. Kürt hareketine teslim olmakla savaşmak dışında bir seçenek bırakılmıyordu. Üstelik her şey bir karşılıklı dezenformasyon ve propoganda bulutunun ardında yaşanıyordu. Bugüne dek olup biten bütün görüşmeler, daha önce sürece tanık olmuş gazetecilerin aktardığı gibi, bugünkünden farklı olarak tamamen kapalı kapılar arkasında oldu.

Devlet önceden de PKK ile görüştü, önceden de pazarlık yaptı, ateşkesler ve benzeri gelişmeler rastgele yaşanmadı. Ama bütün bu pazarlık süreci hep kamuoyuna yanlış bilgiler verilerek ve her an her şey yalanlanabilir bir şekilde yapıldı. Nitekim bütün bu girişimler hep bir yerlerden sabote edildi.

Şu anda olanlar ise herkesin gözünün önünde yaşanıyor. Yani bütün taraflar bundan sonra olabilecek aksi bir durumda kamuoylarına hesap vermek durumunda kalacak ve yalan söyleyemeyecekler.

Çünkü devlet bir grup PKK militanının özel bir proje kapsamında ve örgüt liderinin talimatı doğrultusunda “silahları bırakıp” gelmesine tüm gözler kendilerine dönükken “evet” dedi. Üstelik bir grup bağımsız gözlemcinin de tanıklığında saatlerce süren bir sorgu süreciyle bu kişilerle “masaya oturdu”. Herşey kameraların ve kamuoyunun “rahatsız nazarlarının” altında gerçekleşti. Devlet önceden sadece ölü ele geçirebildiği veya işkence ederken diyalog kurduğu insanları bu kez suçunu itiraf ettirmek için değil barış adına “sorguladı”.

PKK militanları da kendi yurttaşı oldukları ülkenin devlet görevlileriyle ilk kez savaşmak veya teslim olmak dışında bir seçenekle, barış hakkında konuşmak için ve silahlarını kendi istekleriyle bırakarak karşı karşıya geldiler. Pazarlıklar oldu, geri adımlar, ileri adımlar, gerilimler yaşandı, ama en sonunda 30 yıldır hayal edilemeyen bir durum ortaya çıktı.

Dolayısıyla bugün hem Kürt sorunu, hem Türkiye devletinin gelenekleri, hem de Kürt hareketinin alışkanlıkları açısından yeni bir gündür.

Yani kim ne derse desin, bu büyük bir adımdır. Şimdi bize düşen, bu tür somut adımların arkasını getirecek her kim olursa olsun, arkasında olmaktır.

Komplo teorileriyle oyalanmadan, ideolojik ezberlerimizi tekrarlamadan, işin arkasında dış güç aramaca oyunuyla kendimizi tatmin etmeden, bunu yapan iktidar bizden değil, o zaman muhalefet etmeliyiz deyip kendi zekamıza hakaret etmeden, şiddeti reddetmeyen ve asker üniformasıyla gelen bir grubun yapabileceği propagandadan hiç mi hiç rahatsız olmadan, barış için atılan her adımı kayıtsız koşulsuz desteklemeliyiz.

Şimdi sıra Kürtçe’nin önündeki bütün engellerin kaldırılmasında… Siz bir de yer isimlerini geri verin, Kürtçe eğitime başlayın, belediyelerde Kürtçe hizmetin önünü açın, bakın arkası nasıl çorap söküğü gibi gelecek.

Çok uçuyorsun demeyin lütfen. Bu ülkede iyimser bir yazı yazmak, hele ki bu iyimserliğin bir tarafında muhafazakarlığın ve militarizmin felç ettiği Türkiye devleti varsa, hiç alıştığımız bir şey değil.

Gelin bugünün keyfini çıkaralım…

Friday, October 16, 2009

Aptallık Çağı Fragman from Greenpeace Akdeniz on Vimeo.




Franny Armstrong'un yönettiği, Pete Postletwalte'ın başrolünü oynadığı Aptallık Çağı (Age of Stupid), 2055 yılında yaşayan bir adamın kendi ağzından anlattığı hikayeyi konu alıyor. Fırsatımız varken iklim değişimini neden durdurmadığımızı sorgulayan film, dünyanın yardım çığlıklarını duymazdan gelen insanların yaşadığı bir çağı ve sonunda pişmanlığı gözler önüne seriyor.

16 Ekim’den itibaren İSTANBUL Beşiktaş Kültür Merkezi'nde

24 Ekim’de ANKARA Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde

Thursday, October 15, 2009

Blog Action Day 2009: Towards Copenhagen Summit

The Greens of Turkey started the campaign.

Turkiye Yesilleri kampanya baslatti.

Yeşiller, iklim değişikliği eylem planını açıklıyor… KopEnhag için, harekete geçin diyerek iklim değişikliği kampanyasını başlatıyor…

Yer: Taksim Gezi Parkı merdivenleri

17 Ekim Cumartesi, Saat 12:30



Wednesday, October 14, 2009

FOURTEEN CHARACTERISTICS OF FASCISM (compare it with Turkey!)

Dr. Lawrence Britt, a political scientist, wrote an article about fascism which appeared in Free Inquiry magazine, a journal of humanist thought. Dr. Britt studied the fascist regimes of Hitler (Germany), Mussolini (Italy), Franco (Spain), Suharto (Indonesia), and Pinochet (Chile). He found the regimes all had 14 things in common, and he calls these the identifying characteristics of fascism. The article is titled "Fascism Anyone?," and appears in Free Inquiry’s Spring 2003 issue on page 20.

The 14 characteristics are:

1.. Powerful and Continuing Nationalism – Fascist regimes tend to make constant use of patriotic mottos, slogans, symbols, songs, and other paraphernalia. Flags are seen everywhere, as are flag symbols on clothing and in public displays.

2.. Disdain for the Recognition of Human Rights – Because of fear of enemies and the need for security, the people in fascist regimes are persuaded that human rights can be ignored in certain cases because of "need." The people tend to ‘look the other way’ of even approve of torture, summary executions, assassinations, long incarcerations of prisoners, etc.

3.. Identification of Enemies/Scapegoats as a Unifying Cause – The people are rallied into a unifying patriotic frenzy over the need to eliminate a perceived common threat or foe; racial, ethnic or religious minorities; liberals; communists; socialists; terrorists, etc.

4.. Supremacy of the Military – Even when there are widespread domestic problems, the military is given a disproportionate amount of government funding, and the domestic agenda is neglected. Soldiers and military service are glamorized.

5.. Rampant Sexism – The government if fascist nations tend to be almost exclusively male-dominated. Under fascist regimes, traditional gender roles are made more rigid. Opposition to abortion is high, as is homophobia and anti-gay legislation and national policy.

6.. Controlled Mass Media – Sometimes the media is directly controlled by the government, but in other cases, the media is indirectly controlled by government regulation, or through sympathetic media spokespeople and executives. Censorship, especially in wartime, is very common.

7.. Obsession with National Security – Fear is used as a motivation tool by the government over the masses.

8.. Religion and Government are Intertwined – Governments in fascist nations tend to use the most common religion in the nation as a tool to manipulate public opinion. Religious rhetoric and terminology is common from government leaders, even when the major tenets of the religion are diametrically opposed to the government’s policies or actions.

9.. Corporate Power is Protected – The industrial and business aristocracy of a fascist nation often are the ones who put the government leaders in power, creating a mutually beneficial business/government relationship and power elite.

10.. Labor Power is Suppressed – Because the organizing power of labor is the only real threat to a fascist government, labor unions are either eliminated entirely or are severely suppressed.

11.. Disdain for Intellectuals and the Arts – Fascist nations tend to promote and tolerate open hostility to higher education, and academia. It is not uncommon for professors and other academics to be censored or even arrested. Free expression in the arts is openly attacked, and governments often refuse to fund the arts.

12.. Obsession with Crime and Punishment – Under fascist regimes, the police are given almost limitless power to enforce laws. The people are often willing to overlook police abuses, and even forego civil liberties, in the name of patriotism. There is often a national police force with virtually unlimited power in fascist nations.

13.. Rampant Cronyism and Corruption – Fascist regimes almost always are governed by groups of friends and associates who appoint each other to government positions, and who use governmental power and authority to protect their friends from accountability.

14.. Fraudulent Elections – Sometimes elections in fascist nations are a complete sham. Other times elections are manipulated by smear campaigns against (or even the assassination of) the opposition candidates, the use of legislation to control voting numbers or political district boundaries, and the manipulation of the media. Fascist nations also typically use their judiciaries to manipulate or control elections.

Tuesday, October 13, 2009

Elinor Ostrom breaks the Nobel mould

The economics profession needs to be shaken up. Ostrom's Nobel prize should encourage us to take a fresh approach
Kevin Gallagher,guardian.co.uk,
13 October 2009


The economics profession is in such disarray that one of the Nobel prizes in economics this year went to political scientist Elinor Ostrom – the first woman to be awarded the economics prize. This is an excellent choice (in any year) not only because of what Ostrom has contributed to social theory but also because of how she goes about her work.

In a nutshell, Ostrom won the Nobel prize for showing that privatising natural resources is not the route to halting environmental degradation.

In most economics classes the environment is usually taught as being the victim of the "tragedy of the commons". If one assumes, like many economists do, that individuals are ruthlessly selfish individuals, and you put those individuals onto a commonly owned resource, the resource will eventually be destroyed. The solution: privatise the commons. Everyone will have ownership of small parcels and treat that parcel better than when they shared it.

Many environmental experts also reject the tragedy of the commons argument and say the government should step in.

Ostrom says the government may not be the best allocator of public resources either. Often governments are seen as illegitimate, or their rules cannot be enforced. Indeed, Ostrom's life work looking at forests, lakes, groundwater basins and fisheries shows that the commons can be an opportunity for communities themselves to manage a resource.

In her classic work Governing the Commons: The Evolution of Institutions for Collective Action, Ostrom shows that under certain conditions, when communities are given the right to self-organise they can democratically govern themselves to preserve the environment.

At the policy level, Ostrom's findings give credence to the many indigenous and peasant movements across the developing world where people are trying to govern the land they have managed for centuries but run into conflict with governments and global corporations.
Some economists on the frontier of their discipline have started to use Ostrom's insights in their work, [... and found] that communities should be paid for their services, since they can sometimes do a far better job than government or corporations at managing resources. Indeed, "payment for environmental services" has become a buzzword in development circles. Now even the World Bank has a fund for PES schemes across the world. [...]

Sunday, October 11, 2009

Anne ben Nikesist oldum

Taraf 10.10.2009
Kişisellik nasıl haberleştirilir, haber nasıl kişiselleştirilir. Çakma Nike, çakma eylem, çakma gazetecilik...

Birinci tekil şahıs kullanarak haber yapmak...
Başıma ne geldiyse annemin sözünü dinlemediğim için geldi. Başıma gelenlerin en acımasız olanı onun tahta topuklu siyah terliğidir.

Biz yeni kuşak, pabuç fırlatmakta anneler kadar mahir değiliz. Anneler o terlikleri senelerce nasıl isabet ettirdiler. Güdümlü füze gibiydi, koridoru döner ensene yapışırdı.
Haftalardır imzalı haber çıkarmıyordum. Annemi, kendimi ve ülkemi düşündüm (Elveda Lenin). Ben de bir editörüm, ben de açıköğretim öğrencisiyim, ben de 20’li yaşlardayım, benim BirGün editöründen neyim eksikti ki?

Çakma Nike: Anti kapitalizm sembolü

Bir odaya kapandım. Selçuk Özbek’in videolarını seyrettim. Bir hafta terasta atış talimi yaptım. Annemin tekniğiyle BirGün editörünün tekniğini birleştirdim. Bütün konsantrasyonu topladım ve ayakkabı fırlatarak haber yapabileceğime kanaat getirdim.

Geçmişe bir çizgi çekmek lazımdı: s(Nike... Ait olduğum bütün gruplarla vedalaşmam lazımdı. Yeşiller Partisi eş sözcüsü Bilge Contepe’yi aradım. İstifa etmek istediğimi söyledim.
Bilge Hanım; Çiçekle böcekle parti mi olur, sizin dünyayı değiştireceğiniz falan yok, alacan ayakkabıyı çatırt diye dayıyacan IMF başkanının alnına, eylem budur!

Bilge hanım beni dinledi. Sonra soyu tükenmekte olan kutup ayılarını anlattı. Sonra soyu tükenmekte olan kutup ayılarını anlattı. Sonra yine... Sonra yine...

Göz kapaklarım ağırlaştı. Kendimi çölde hissettim. Aklıma bahtsız bedevi geldi.
Laf aylardır ödemediğim aidatlara gelince konuşmayı bitirmek gereken ânı keşfettim ve telefonu kapattım. Sonra Genç Siviller’den Turgay Oğur’u aradım.

Alo, Turgay? Herhangi bir şeyin başkanına Converse fırlattığını gördük mü? Yemeyin beni kardeşim. Sorosçusunuz siz.

Turgay ‘Converse bizim hiçbir eylemimize katılmadı. Fena halde ulusalcı olduklarından şüpheleniyorum’ gibi çarpıcı bir iddiayla beni durdurdu. ‘Converse Milliyetçiliği’ gibisinden bir kavram ortaya attı. Liberalize edilerek, yumuşatılmaya çalışıldığımı hissettim. Turgay’ın peşpeşe salladığı ikna darbelerinden nevrim dönünce konuşmayı bitirmek gereken ânı keşfettim ve telefonu kapattım.
Aksaray’a gidip çakma Nike satan dükkanları dolaştım. Nike satışlarında bir artış olmamış. Zaten bu halk bizi anlamıyor.

Aksaray’da ‘Settar’ diye çakma Nike satan bir adam var. Burada aradığım ‘çakma suç aletine’ rastladım. Settar, ‘25 lira ama sana 20 olur’ dedi. 20 olmaz dedim. Bu ayakkabı çakma Nike. Anti kapitalizm sembolü. Meta haline getiremezsin. Pazarlık konusu yapamazsın. 25 lirayı çıkarıp masasına bıraktım. Üçün beşin hesabını yaparak eylemimi kirletmek istemedim. Settar, sosyal içerikli bir film karesi gibi yüzüme baktı. Çav bella, diyerek yanından uzaklaştım.

Lenin, Castro, Maradona ve Özbek

“Ben gazeteciyim. Bir maniniz yoksa salonunuza gireceğim, ayakkabı fırlatmak istiyorum” diyemezdim. Her şeyi illegal yollardan yapmam lazımdı. Bilgi Üniversitesi öğrencisi olan Alaz Kuseyri adlı arkadaşımı ayarladım. Alaz’a eylem planını anlattım. Sükûnetle dinledi. Sonra Alaz’ın dudaklarından iki kelime döküldü: Yusuf, Yusuf... Bir devrimcinin insanları ikna etmek için kullanması gereken en can alıcı cümleyi söyledim: Her şeyi biliyorsun, artık sen de bu işin içindesin. Bir ara güvenlikle göz göze gelince ‘ulan acaba’mı diye içinden geçiriyorsun. İtalyan işçi sınıfı marşını mırıldandık, birbirimize cesaret verdik, içeri girdik.

Bilgi Üniversitesi acayip bir yer. Erotik içerikli 900’lü hatlardan kazanılan paralarla kurulmuş. Girişte döşemelerin bolşevik kızılına boyalı olduğunu fark ediyorsun. Salona çıkan kırmızı parke kaplı koridorlarında yürürken hezeyanlı bir politizme gark oluyorsun. Gözümün önünden Lenin, Bolivar, Castro ve Maradona’nın geçtiğini gördüm. Bir kapıda Stalin, bir kapıda Troçki duruyordu (lan, yine mi İstanbul’dasın). İki çift ayakkabı ve tarihsel bilinç taşıyarak salona varmıştık.

Baklava desenli çorap ve eylem

Ayakkabı fırlatmak istiyorsan bilmen gereken şeyler var. Belini 15 derece sola çevirerek ve çeyrek daire çizerek fırlatman gerekiyor. Dizleri bükmeyeceksin. Derin nefes alarak. Biiir, iki...
Açıkçası BirGün editörünün bu kadar yakın mesafeden o ayakkabıyı isabet ettirememesini anlayamadım. Benim tezim, ayakkabıyı sıkı tutamadı ve elinden kaydığı için istediği atışı yapamadı. Nitekim ilk denememde belirlediğim noktanın da uzağına salladım ayakkabıyı. Arkadaki panoya çarptı.

Çoraplara dikkat etmek lazım. Ben baklava desenli çorapla bayağı zorlandım. Bir kere o çorabı kimsenin görmemesi için ortamdan uzaklaşmak istiyorsun. Ayrıca diğer tekini fırlatmayınca koşmak da zor oluyor.

BirGün editörünün oturduğu koltukla sahne arasında 12 metre uzaklık var. Ayakkabı IMF Başkanı’nın bulunduğu noktaya 1.5 saniyede ulaşıyor. (Hepsini araştırdım). İdeal bir ayakkabı fırlatma eyleminin hızını “Hız eşittir yol bölü zaman” formülüne göre hesapladığımızda ayakkabının hızını 28.8 km/sa olarak tesbit ediyoruz.

Her yönüyle incelediğim bu eylemde, bir ayakkabı fırlatma eylemcisinin psikolojisine ilişkin söylemem gereken şeyler var: İllegalite iştah açıcıdır, böyle bir sofra dururken gazetecilik yapmaya gerek yoktur. Öte yandan...

Biliyorum IMF cici bir şey değil. Dünya, Lidya’nın ahına teslim olmasaydı keşke. Fikir de güzeldi, amenna. Ne var ki, çoğunluğu sarmadı bu eylem. Köşe yazarları üstünü çizdi. Sokak çoktan unuttu gitti. Daha ‘bizden’ eylemler bekleyenler oldu. Ne diyordu Ecevit’e yazar kasa fırlatan protestocu esnaf: “Sayın başbakanım! Al! Ben bir esnafım, ben bir esnafım!” Ayakkabı protestocusu da böyle ‘bizden’ bir eylem yapsaydı. Donunu çıkarıp fırlatsaydı. Donumuza kadar soydunuz bizi deseydi. Daha yerel bir şeyler kullansaydı. Sümerbank ayakkabı, Olivetti kasa, Anayasa kitapçığı...
Fikir iyi gibiydi, ama sonuçta görünüyor ki, bu ayakkabı eylemi pek de isabetli olmadı.
Eylemi bitirmek gereken ânı keşfettim ve haberi kapattım.

Not: Turgay Oğur’a ve Bilge Contepe’ye engin hoşgörüleri için teşekkür ederim.

Thursday, September 24, 2009

Singer Leonard Cohen Caught Up in Israeli-Palestinian Rift


By Howard Schneider, Washington Post Foreign Service, September 24, 2009

Singer-poet Leonard Cohen's first concerts for Israelis weren't in Israel. They were for troops in the then-occupied Sinai Peninsula of Egypt, part of a morale-boosting tour that the Montreal native gave during the 1973 Yom Kippur War.

Thirty-six years later, for what has been billed as the Concert for Reconciliation, Tolerance and Peace, the 75-year-old grandfather of angst-pop is again embroiled in the Arab-Israeli conflict. This time he is the target of a boycott campaign that aims to discourage artists, singers, writers and others from performing or touring in Israel.

As he went onstage Thursday night in a 45,000-seat soccer stadium near Tel Aviv, it was to accusations that he had betrayed his humanist and Buddhist principles to "a kind of validation" of Israel's occupation of the West Bank, said Shir Hever, an economist and activist with the Alternative Information Center, a group opposed to Israel's policies toward Palestinians.

Though proceeds of the show already were intended for a Palestinian-Israeli reconciliation fund started for the occasion by Cohen, the singer also decided over the summer to balance the schedule with a much smaller companion concert in the West Bank city of Ramallah. "He was mindful of the conflict" when he decided to perform here after a long absence, said manager Roger Kory. The Ramallah concert came under fire as a "pity performance" and was canceled.

"Idiotic" said Ron Pundak, an Israeli negotiator at the Oslo peace talks in the 1990s and a board member of the fund Cohen established. At a reception before the concert, members of the mainstream Israeli peace movement criticized what they regard as fringe groups trying to undercut cooperation between Israelis and Palestinians.

But it was Cohen who "missed the point," Hever said. "Palestinians don't want appeasement, they want recognition of their rights." Israelis "point out the willingness of people like Madonna and Leonard Cohen to give shows as a sign that Israel is normal, like a European country. It evades responsibility."

"I had no idea it would be so difficult to do something simple and good," Kory said on the eve of the concert. The charity benefiting from the show was designed around Cohen's desire to help Palestinians and Israelis who have lost family members in the conflict and are working toward reconciliation -- the type of "transcendence," Kory said, that Cohen often talks about in his songs and poetry.

Boycotts are nothing new in Israel. The Arab League has had one in place for decades and even countries such as Egypt and Jordan, which have made peace with their neighbor, have been reluctant partners. The absence of war on those borders has not translated into the type of "normalization" that President Obama is trying to advocate for the region.

But a scattered collection of grass-roots boycott efforts, organized here and abroad by Israelis, Palestinians and others, have scored enough recent successes that it has registered with Israeli businesses and politicians. Those activists, for example, have pushed Europeans to enforce restrictions against supporting West Bank settlements. Alongside a recent United Nations Human Rights Council report on last winter's war in the Gaza Strip, Israeli officials have stepped up diplomatic and other efforts to push back against what they see as a challenge to the country's standing around the world.

In the aftermath of the Gaza War, a survey by the Manufacturers Association of Israel found that some 20 percent of its members said their business had been affected by overseas efforts to boycott Israeli products. Norway recently ordered a government-held investment fund to sell about $5 million of stock in Israeli high-tech company Elbit Systems because the firm has supplied surveillance equipment for the security barrier running around and through the West Bank. A college located in the West Bank city of Ariel was kicked out of a solar architecture competition in Spain.

Cohen was, by the standards of such things, a significant target. A Jew but not an Israeli, his body of work is more deeply philosophical and his outlook more universalist than that of, say, Madonna, who blithely wrapped herself in the Star of David flag during her recent concerts here, dined with top Israeli politicians, and kept the profits as well. Her shows over the summer, along with recent appearances by artists including Depeche Mode and Lady Gaga have added to the sense that Israel has become a more regular part of the world concert scene.

But Cohen has a special place, and Kory said the politics surrounding his show here registered deeply and almost forced a cancellation.

The singer is a bit of a national obsession. The counterculture favorite "First We Take Manhattan" and renditions of the anthemic "Hallelujah" are radio staples. Despite the controversy, Cohen's concert Thursday, which was part of an extensive world tour, sold out quickly.

There is no doubt, Kory said, that Cohen's Jewish heritage and connection with Israel have influenced his work, but his decision to perform is meant to send a broader message of its own.

"How can you boycott a good heart like Leonard Cohen?" said Ali Abu Awwad, a West Bank resident whose brother was killed by Israeli forces and who now works on reconciliation efforts. "We have loss and pain but still believe in peace and reconciliation. We come without labels to talk in one voice. It's not our destiny to keep dying."

QuoTE of THe DAY

"Of all tyrannies, a tyranny sincerely exercised for the good of its victims may be the most oppressive. It would be better to live under robber barons than under omnipotent moral busybodies. The robber baron's cruelty may sometimes sleep, his cupidity may at some point be satiated; but those who torment us for our own good, torment us without end, for they do so with the approval of their own conscience."
C.S. Lewis (1948) God in the Dock

News from Ezra Nawi

The letter I received from Jewish Voice for Peace...

Dear Aysem,

As we celebrated Rosh Hashanah, the Jewish New Year, many of us wondered what the new year would hold for Ezra Nawi. A judge was expected to render her sentence on his case on Monday, the first day after the holiday.

Faced with over 20,000 of your signatures, Judge Eilata Ziskind decided to postpone the sentencing.

A few days before her ruling, the judge got another call to conscience. Boaz Okun, a prominent judge and legal authority in Israel, published an op-ed in an Israeli daily, stating that Ezra deserved 'defense from justice':

The penal code allows the canceling of a guilty verdict against a criminal if the crime committed shrinks vis-a-vis the arbitrary behavior of the state. This is called 'defense from justice.' (1)

Ezra Nawi's sole crime was trying to stop a military bulldozer from destroying the homes of Palestinian Bedouins in the South Hebron region.

Mr. Okun quoted from the hearing proceedings, where Yehudit Karp, a former Israel Attorney General, stated in reference to Ezra Nawi:

Those people that break the law in order to save others and to defend human rights are the ones that get written on golden pages.

But Ezra's troubles are not over yet.

The judge has offered him an impossible "deal." She is willing to reduce his expected sentence from jail time to community service, but only if Ezra waives any further appeals--in fact acknowledging that he is guilty without any way to exonerate himself.

This is far from a golden page, far from a defense from justice.


The letter goes on, but this is the end of the news I received re: Ezra. I will keep you posted on this...

Tuesday, September 22, 2009

reflections...

David Crocker notes that “development ethics starts from judgements about what Dewey would call a ‘problematic situation’: many people throughout the world undeservedly and needlessly suffer or die.” I agree with Crocker on this statement, although I do not share the judgement. I find it difficult to judge whose suffering and death is undeserved or needless, as much as whose life is undeserved or needless. To find others’ lives, suffering, and death undeserved or needless seems beyond my comprehension to me. Nonetheless, development ethicists do not feel that way and they assume a certain position on the matter. If other people live and die under the poverty line suggested by the World Bank, they regard it not only as suffering but also as undeserved and needless. I wonder how they would feel if their lives were regarded as such by the very people they think this about. They certainly do not pass value judgements on, or are not worried about saving e.g. Donald Trump from his undeserved and needless life.

The situation is problematic indeed... It is not so much the fact that one group of people pass such value judgements on another (that’s been the case throughout history), nor is it that they built it into a certain ethics (remember the religious wars), nor is it that they have the power to influence the situation (as it has always been the case). The problem is that, several developmental economists from the South assume the role of a Southern intellectual, who can speak in the name of others who live below the poverty line, while they have been educated in Ivy League Colleges and live abroad.

Monday, September 21, 2009

Word of the DAy

This word comes from Laodicea, an ancient city in central Asia Minor in Phrygia (Frigya in Turkish)

Laodicean
\lay-ah-duh-SEE-un\ adjective
lukewarm or indifferent in religion or politics

Etymology: from the reproach to the church of the Laodiceans in Rev 3:15–16

Example sentence
Evan lamented the Laodicean attitude of his fellow citizens, as evidenced by the low voter turnout on Election Day.

Did you know?
English speakers owe the word "Laodicean" to Chapter 3, verses 15 and 16 of the Book of Revelation, in which the church of Laodicea is admonished for being "neither cold nor hot, . . . neither one nor the other, but just lukewarm" in its devotion. By 1633, the name of that tepid biblical church had become a general term for any half-hearted or irresolute follower of a religious faith. Since then, the word’s use has broadened to cover flimsy political devotion as well. For example, in comparing U.S. presidents, journalist Samuel Hopkins Adams compared "the fiery and aggressive [Theodore] Roosevelt" to "the timorous Laodicean [Warren] Harding."

Sunday, September 20, 2009

Quotes of the DAY (one for the west and one for the east...)

No tyranny is so irksome as petty tyranny: the officious demands of policemen, government clerks, and electromechanical gadgets.
- Edward Abbey
There are two ways to slide easily through life; to believe everything or to doubt everything. Both ways save us from thinking.
- Alfred Korzybski

Debt of the World...

If you cannot view this frame properly, click here.

An entertaining tool to remind ourselves that it is not how much you borrow, but who you borrow from that makes the difference...



Friday, September 18, 2009

ece temelkuran'dan...

12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...

Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.

Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.

Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.

Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim.

Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim?

Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

quotE of the dAY

I simply love it, when my favourite authors write about one another's work...
"Our new pessimism no longer depends on a deity to wipe out this wicked world. Since the Manhattan Project, we have learned how to do it ourselves."

Jeanette Winterson,
Strange New World,
September 17, 2009 NY Times Online (on Margaret Atwood's new novel the year of the flood)

Tuesday, September 15, 2009

Artik silahlanmayi biraksak....

Silahlanmanın En Büyük Müşterisi Yine Türkiye Olacak!
Yazan: Koray Doğan Urbarlı Yesil gazete 12 Eylul 2009

Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasında gerçekleşmesi beklenen füze satışının 7,8 milyar dolar tutarında olması bekleniyor. Pentagon’un Savunma Güvenliği İşbirliği Ajansı’ndan yapılan açıklamada satışın 13 Patriot ateşleme ünitesi ve 72 PAC–3 füzesini kapsadığı belirtildi. 7,8 milyar dolarlık bir kaynağın Türkiye’nin yeniden yapılandırılması ve krizden etkilenen insanlara iş kaynağı olarak aktarılması ile ABD’nin savaş endüstrisinin tekrar canlandırılması arasındaki seçimin ikinciden yana yapıldığı görülüyor.

Satışın gerçekleşmesi halinde bu satış ABD’nin tek hamlede yaptığı en büyük devletlerarası silah satışlarından biri olacak. Bu satış sonunda da Türkiye ABD’nin silah ihracatındaki en büyük müşteri konumuna geri dönecek.


Saturday, September 12, 2009

Basin Aciklamasi -Yesiller Partisi


Türkiye’de Bir Hayalet Dolaşıyor: 12 Eylül Bugün Buradadır!

Bugün 12 Eylül 2009. 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 29 yıl geçti ama bu ülkenin üzerinden geçen tankların izleri hiç silinmedi. Silinemez, çünkü tanklar hiç durmadı.

Bugün, 12 Eylül 2009’da ordu hala tanklarını bu ülkenin insanlarının üzerine sürüyor. 25 yıldır kanayan yaralarımıza merhem bulmaya çalışırken, ordu halen doğuda ve güneydoğuda askeri operasyonlarını sürdürmeye devam ediyor.

Siyasi irade barışa yönelik bir açılım çabasında iken, bizim vergilerimizle finanse edilen Genel Kurmay Başkanlığı operasyonları sürdüreceklerini söyleme yetkisini kimden alıyor?

Biz artık ölmekten, öldürmekten, şanlı, şansız cenaze törenlerinden bıktık! Biz artık askeri vesayetle yönetilen bir ülkede yaşamak istemediğimizi çok iyi biliyoruz. Biz artık gerçekten demokratik bir ülkede eşit ve özgür vatandaşlar olarak barış içinde yaşamak istiyoruz.

Militarizmin şanlı, epik, kanlı masallarına artık karnımız tok!

Biz artık ülkede hüküm süren askeri vesayetle hesaplaşmak istiyoruz!

Barış sürecini baltalayan operasyonların derhal durmasını, ordunun bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan insanların kaderi üzerindeki keyfi yetkilerinin hemen sona erdirilmesini istiyoruz!

12 Eylül Darbecileri ile hesaplaşmak istiyoruz!

Bir milyona yakın insanı gözaltına alarak soruşturmadan geçiren, yüz binlercesine işkence yaparak pek çok ölüme neden olan, 450 bin kişiyi fişleyen, üniversitelerdeki nitelikli demokrat kadroların bütün yasal haklarını gasp ederek uzaklaştıran, ülkenin kıt kaynaklarını savaşa ve militarizme harcayarak halkı yoksullaştıran ve bu ülkenin geleceğinde umut olabilecek üretken bir kuşağı açık şiddet ve baskıyla yok eden, zorla kabul ettirdikleri anayasanın geçici 15.i maddesiyle kendilerini güvenceye alan başta Kenan Evren olmak üzere tüm12 Eylül cuntacılarının, gerekli yasal düzenlemeler yapılarak adalet önünde derhal hesap vermelerini istiyoruz!

Biz artık güneşli bir ülkenin mutlu insanları olmak istiyoruz!

Bilge Contepe
Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü

Monday, September 07, 2009

the WWF ad that made an impression....

Hasankeyft'te son skandal


Ilusu Barajı'nın altında kalacak olan tarihi eserler için önce 'Gerekirse taşınacaklar' denilmişti. Ancak bu eserlerin 'Zaten tahrip olmuşlar' gerekçesiyle su altında bırakılacağı itiraf edildi

Radikal 6/09/2009

“İnşaatına ekim-kasım gibi başlanır” denilen Ilısu Barajı’nda şok bir gelişme daha yaşandı. Hasankeyf topraklarına yayılan tarihi eserlerin yüzde 60-70’inin “Zaten tahrip olmuş eserler” denilerek sular altında bırakılmak istendiği ortaya çıktı.
Konu CHP Gaziantep milletvekili Yaşar Ağyüz’ün verdiği bir soru önergesiyle gündeme geldi. Ağyüz, önergesinde, “Ömrü 40-50 yıllık baraj için Hasankeyf’i feda etmemeyi düşünüyor musunuz?” ve “Ilısu Barajı’nın yapımına bu nedenlerle karşı çıkanları, ‘Türkiye’yi sevmeyen, bölge insanının kalkınmasını istemeyenler’ olarak suçlamanız devlet ciddiyetinizle bağdaşıyor mu?” diye sordu.
Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan gelen cevapta, Ilısu Barajı’nın bir zaruret olduğu belirtilerek, barajın iş imkânı ve geçim kaynağı getireceği vurgulandı. Sular altında kalacak yapılarla ilgili de şu ifadeler kullanıldı: “Hasankeyf’teki en mühim tarihi ve kültür varlıklarına sahip olan ‘Yukarışehir’ suları altında kalmayacaktır. Sular altında sadece bir takım tahrip olmuş yapıların bulunduğu ‘Aşağışehir’ kalacaktır.”
Çevre Bakanlığı’nın yanıtı İTÜ öğretim görevlisi Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ı şoke etti: “Aşağı Hasankeyf demek, Hasankeyf’in en az yüzde 60-70’i demek. Birçok tarihi eser burada bulunuyor. Tahrip olmuş yapılar da olabilirler ancak bu eserler suya bırakılmayacak kadar değerlidir. Kale’nin aşağısında kalan tüm eserler Aşağı Hasankeyf’e giriyor.”
Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi sözcüsü Diren Özkan’a göre ise tarihi eserleri ‘tahrip olmuş’ diye tanımlamanın bir anlamı yok:
“Eserlerin taşınacağı söyleniyordu. Ancak bu eserlerin taşınamayacağı anlaşılınca ‘harap olmuş’ şeklinde açıklamalar yapılıyor. Önemli olan eserlerin restore edilmesidir. Zaten kazılarda çıkan eserler de tahrip bir şekilde çıkıyor. O zaman hiç kazı yapılmasın ve eserler gün yüzüne çıkmasın.”
Doğa Derneği Proje Koordinatörü Erkut Ertük de, bu yapıların ‘tahrip olmuş eser değil, tarihi eser’ olduğunu, mutlaka restore edilerek yerinde korunmanın sağlanması gerektiğini belirtti.
Ilısı Barajı’nın temeli yaklaşık üç yıl önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından atıldı. İnşaata kredi sağlayan uluslararası konsorsiyum bölge halkının iskânı, tarihi eserlerin korunması ve çevre varlıklarının tespit edilip korunması konusunda 153 kriter öne sürmüştü. Bu kriterler yerine getirilmediği için yabancı ülkelerin baraja vermeyi taahhüt ettiği kredi desteiği çekildi. Çevre Bakanı Veysel Eroğlu geçtiğimz günlerde “Ilısu”yu kendi imkânlarımzla yaparız, İnşaat ekim-kasım gibi başlar” dedi.

Ilısu Barajı yapılırsa Türkiye nelere veda edecek?
* Mardinike Sahil Sarayı Harabesi
* Zeynel Bey Türbesi ve etrafındaki harabeler
* İmam Abdullah
* Kasımiye semti ve içerdiği harabeler
* Köprübaşı’ndan kaleye giden sokağın nehir tarafı sahil surlarıyla karışık dükkanlar
* Tarihi köprü ucunun bu sokağa birleştiği yerde eski şehir kapısı kalıntıları
* Süryani mahallesi ve rahip evi
* El Rızk Camii
* Kilise harabesi
* Sultan Süleyman Camii
* Avlusundaki sondajda kalkolitik seramikler bulunan Koç Camii
* Han ve Arasta; hana bitişik küçük mescit ve türbesi
* Kaldırımlı, kanallı sokak ve dükkânlar
* Kızlar Camii l Kızlar Camii güneybatısında 1. semt külliyesi: Cami, türbe ve dükkânlar
* Kızlar Camii batısında yamaçta setler hâlinde kurulu, tepede mağara ve inşaatın kaynaştığı mâlikâne veya dergâh kalıntıları
* Bunların kuzeyinde, revaklı avlusu olan 2. semt külliyesi
* Seramik fırınları ve atölyeleri bölgesi
* Güneybatıdaki konak ve çevre dokusu kalıntıları
* Karşı Yaka (Kuzeybatı/Batman tarafı)
* Mardinike ve kazı evi karşısına düşen büyük mağara - kilise
* Hamam
* Kale eteğinde, kanyon içinde (Uzundere yolu) kilise ve hücreleri mağaralar olan manastır
Yukarı Şehir’de olmasına rağmen su altında kalacak yapılarsa şöyle:
Kale’nin orta kapısı. Büyük Saray’ın güneydoğusunda, geç devir mezarlığının altındaki muazzam höyük. Bu höyük asıl sarayın çoğu bölümlerini barındırıyor. Roma saray kalesi üzerine ve içine oturuyor. Bunun doğuya (kasabaya) bakan yanında, altta Roma blok taşları, üstte Artuklu blok taşlarıyla örülü muazzam bir cephe duvarı ve ortasında büyük bir giriş bulunuyor. Baraj sularının Küçük Saray tabanına kadar yükselmesi ve kalenin üzerine oturduğu kayanın üçte ikisinin sular altında kalması öngörülüyor. Büyük bir bölümü suya battığında kireçtaşı kaya kütlesinin çözülmesi hızlanacak ve üstündekilerin dağılarak yok olması ihtimali yükselecek.

Wednesday, September 02, 2009

Dutch move into fast lane with 'bicycle highways'

31/08/2009 Radio Netherlands / Expatica
The Netherlands plans to invest EUR 25 million to build more bicycle highways and increase bicycle usage among commuters, announced the ministry of traffic and waterways Monday.

The plan is part of a government initiative to promote bicycle use, especially among those who commute to work everyday by car.

“Cycling is a practical, healthy and good for the environment,” deputy transport minister Tineke Huizinga wrote in a letter to the lower house of parliament.

Bicycle highways are broad cycling paths without intersections which allow cyclists to quickly cover long distances. The ministry plans to double the number of such highways in the Netherlands over the cabinet period.

At present, the Netherlands has five bicycle highways, including two connecting Amsterdam with Utrecht and Breda with Etten-Leur. There are currently plans for a bicycle highway connecting The Hague with Leiden and Arnhem with Nijmegen.

Municipalities and provinces are invited to submit plans to the ministry for more bicycle highways in their region.

In addition to bicycle highways, the government has planned other measures to increase cycle use.

By 2013, the ministry hopes 100,000 additional bicycle parking places will be added around train, tram and bus stations. At least 20 municipalities will co-operate with the ministry in removing discarded bicycles from bicycle stalls, which will free up existing spaces.

The various measures and projects are in close collaboration with established players in the cycling field including bicycle industry representatives and civil societies, said the traffic ministry in a press release.

Wednesday, August 26, 2009

Argentina decriminalises use of cannabis


The Supreme Court in Buenos Aires has ruled that the possession of small amounts of cannabis is allowed in Argentina. The court concluded it is unconstitutional to prosecute people for the private use of the drug.

As a result, the ruling overturns a case from 2006 in which five people were sentenced to prison for the possession of a few joints. The Argentinian government had asked the court to review the case. The government wants to channel money into investigating the drug trade rather than prosecuting users.

After Colombia and Mexico, Argentina is the third South American country to decriminalise the possession of small amounts of drugs. Brazil and Ecuador are also considering the partial legalisation of drugs use.

freedom of expression, you say...


August 19, 2009 swissinfo
Tariq Ramadan sacked over Iran TV connections
Islamic scholar Tariq Ramadan has been fired from his position at a Netherlands university over connections to an Iranian-funded television channel.
In a statement, the municipality of Rotterdam and the Erasmus University Rotterdam said that the Swiss-born theologian's hosting of a programme on Iran's Press TV was "irreconcilable" with his position as a guest professor.
"Although there is no doubt at all concerning Dr Ramadan's personal dedication, both boards found this indirect relationship with a repressive regime, or even the impression of being associated with it, not acceptable," the university wrote.
It said Ramadan should have "immediately and unambiguously" ended its relationship with the channel but noted it was happy with his work.
Ramadan, who will chair an Islamic studies department at Oxford University at the beginning of September, also lost his position as an advisor on integration with the city of Rotterdam.

21 August 2009 RNW
Oxford won't fire Rotterdam's rejected advisor
Oxford University says it sees no reason to break off ties with Islamologist Tariq Ramadan, who was fired earlier this week as a community advisor by the city of Rotterdam.

The city government said his work as a presenter of a state-sponsored programme on Iranian television was incompatible with his duties in Rotterdam.

Mr Ramadan is a professor of Contemporary Islam Studies at Oxford, a post which he has held for the past four years. The British university said in a statement that freedom of expression is a fundamental right. Yet the university adds that it disagrees with Mr Ramadan's views.

The Swiss-Egyptian islamologist also lost his job as a visiting professor at Rotterdam's Erasmus University. Mr Ramadan is furious about his dismissal from his jobs in Rotterdam and is taking the city to court. In his view, the decisions were politically motivated and inspired by the current wave of anti-Islamic sentiments in the Netherlands.

Tuesday, August 25, 2009

Boycott Israel

An Israeli comes to the painful conclusion that it's the only way to save his country.
By Neve Gordon
August 20, 2009 The Los Angeles Times

Israeli newspapers this summer are filled with angry articles about the push for an international boycott of Israel. Films have been withdrawn from Israeli film festivals, Leonard Cohen is under fire around the world for his decision to perform in Tel Aviv, and Oxfam has severed ties with a celebrity spokesperson, a British actress who also endorses cosmetics produced in the occupied territories. Clearly, the campaign to use the kind of tactics that helped put an end to the practice of apartheid in South Africa is gaining many followers around the world.

Not surprisingly, many Israelis -- even peaceniks -- aren't signing on. A global boycott can't help but contain echoes of anti-Semitism. It also brings up questions of a double standard (why not boycott China for its egregious violations of human rights?) and the seemingly contradictory position of approving a boycott of one's own nation.

It is indeed not a simple matter for me as an Israeli citizen to call on foreign governments, regional authorities, international social movements, faith-based organizations, unions and citizens to suspend cooperation with Israel. But today, as I watch my two boys playing in the yard, I am convinced that it is the only way that Israel can be saved from itself.

I say this because Israel has reached a historic crossroads, and times of crisis call for dramatic measures. I say this as a Jew who has chosen to raise his children in Israel, who has been a member of the Israeli peace camp for almost 30 years and who is deeply anxious about the country's future.

The most accurate way to describe Israel today is as an apartheid state. For more than 42 years, Israel has controlled the land between the Jordan Valley and the Mediterranean Sea. Within this region about 6 million Jews and close to 5 million Palestinians reside. Out of this population, 3.5 million Palestinians and almost half a million Jews live in the areas Israel occupied in 1967, and yet while these two groups live in the same area, they are subjected to totally different legal systems. The Palestinians are stateless and lack many of the most basic human rights. By sharp contrast, all Jews -- whether they live in the occupied territories or in Israel -- are citizens of the state of Israel.

The question that keeps me up at night, both as a parent and as a citizen, is how to ensure that my two children as well as the children of my Palestinian neighbors do not grow up in an apartheid regime.

There are only two moral ways of achieving this goal.

The first is the one-state solution: offering citizenship to all Palestinians and thus establishing a bi-national democracy within the entire area controlled by Israel. Given the demographics, this would amount to the demise of Israel as a Jewish state; for most Israeli Jews, it is anathema.

The second means of ending our apartheid is through the two-state solution, which entails Israel's withdrawal to the pre-1967 borders (with possible one-for-one land swaps), the division of Jerusalem, and a recognition of the Palestinian right of return with the stipulation that only a limited number of the 4.5 million Palestinian refugees would be allowed to return to Israel, while the rest can return to the new Palestinian state.

Geographically, the one-state solution appears much more feasible because Jews and Palestinians are already totally enmeshed; indeed, "on the ground," the one-state solution (in an apartheid manifestation) is a reality.

Ideologically, the two-state solution is more realistic because fewer than 1% of Jews and only a minority of Palestinians support binationalism.

For now, despite the concrete difficulties, it makes more sense to alter the geographic realities than the ideological ones. If at some future date the two peoples decide to share a state, they can do so, but currently this is not something they want.

So if the two-state solution is the way to stop the apartheid state, then how does one achieve this goal?

I am convinced that outside pressure is the only answer. Over the last three decades, Jewish settlers in the occupied territories have dramatically increased their numbers. The myth of the united Jerusalem has led to the creation of an apartheid city where Palestinians aren't citizens and lack basic services. The Israeli peace camp has gradually dwindled so that today it is almost nonexistent, and Israeli politics are moving more and more to the extreme right.

It is therefore clear to me that the only way to counter the apartheid trend in Israel is through massive international pressure. The words and condemnations from the Obama administration and the European Union have yielded no results, not even a settlement freeze, let alone a decision to withdraw from the occupied territories.

I consequently have decided to support the Boycott, Divestment and Sanctions movement that was launched by Palestinian activists in July 2005 and has since garnered widespread support around the globe. The objective is to ensure that Israel respects its obligations under international law and that Palestinians are granted the right to self-determination.

In Bilbao, Spain, in 2008, a coalition of organizations from all over the world formulated the 10-point Boycott, Divestment and Sanctions campaign meant to pressure Israel in a "gradual, sustainable manner that is sensitive to context and capacity." For example, the effort begins with sanctions on and divestment from Israeli firms operating in the occupied territories, followed by actions against those that help sustain and reinforce the occupation in a visible manner. Along similar lines, artists who come to Israel in order to draw attention to the occupation are welcome, while those who just want to perform are not.

Nothing else has worked. Putting massive international pressure on Israel is the only way to guarantee that the next generation of Israelis and Palestinians -- my two boys included -- does not grow up in an apartheid regime.

Neve Gordon is the author of "Israel's Occupation" and teaches politics at Ben-Gurion University in Beersheba, Israel.
// I Support The Occupy Movement : banner and script by @jeffcouturer / jeffcouturier.com (v1.2) document.write('
I support the OCCUPY movement
');function occupySwap(whichState){if(whichState==1){document.getElementById('occupyimg').src="https://sites.google.com/site/occupybanners/home/isupportoccupy-right-blue.png"}else{document.getElementById('occupyimg').src="https://sites.google.com/site/occupybanners/home/isupportoccupy-right-red.png"}} document.write('');